Geçen hafta itibarıyla atölye işlemeye başladı.
İlk toplantının ardından, daha önce başladığımız ancak çeşitli sebeplerle durmuş olduğumuz bir projeyi yeniden hayata geçirmeye karar verdik, ve süreç işlemeye başladı.
Ancak bunun gibi daha birçok proje yapmamız lazım.
Yaptıkça öğreneceğiz, neyi iyi yapıyoruz neyi kötü...
Neden yaşıyorum ? Ben neden varım ? Her sabah uyanmak ve güne başlamak için iyi bir nedenim var mı ? İşte bütün bu sorular kafamda dans ededursun, ben yaşam amacımı bulmak için çıktım bir yolculuğa. Bu sebeple de yazıyorum işte öyle, içimden geldiğince ve de dilim döndüğünce...
5 Mart 2012 Pazartesi
16 Şubat 2012 Perşembe
Fikir Atölyesi...
Uzun zamandır uğraşıp duruyorum, kafamdaki projeleri hayat geçirebilmek ve bir şekilde bunların insanların işine yarayacak şekilde kullanıldığını görebilmek için. Bu süreçte kendimce epey bir para da harcadığımı söyleyebilirim.
Sonunda ise anladım ki, bu tek başıma başarabileceğim bir şey olmaktan çok uzak. Yani belki yine de olabilir, ama birileri el atarsa aslında daha hızlı sonuç alabilirim.
Ve işte bu inançla bir yola çıkmaya karar verdim.
Kararımın adı da, Fikir Atölyesi.
Bu atölye herkese açık.
Atölyenin tek kuralı var, o da mutlaka bir şeyin ucundan tutmak.
Bu ille de para vermek, atölyenin bir projesinde bilfiil çalışmak ya da başlı başına bir proje üretip onu yönetmek olmak zorunda değil.
Atölyede çalışan kişilerle sohbet etmek, onlar için çay-kahve getirmek, bir proje için toplantı notu tutmak ya da happy hour için müzik yapmak bile olabilir.
Yeter ki gönülden olsun, gerçekten iyi yaptığınız bir şeyi yapın.
İnanıyorum ki, yaptıkları şey ne olursa olsun, yaptıklarını iyi yapan insanlar biraraya geldiğinde, ortaya büyük fikirler ve bu büyük fikirlerin büyük uygulamaları ortaya çıkacaktır.
Atölyenin kapısı herkese açık.
Şimdilik atölyenin yeri, Nişantaşı' nda Amerikan Hastanesi' nin alt sokağında.
Daha sonra daha da merkezi bir yere taşımayı planlıyorum atölyeyi, Kadıköy' e mesela.
Atölye ve atölyede yapılabileceklerle ilgili bana bu blogdan, ya da facebook hesabından ulaşılabilir.
Vatana, millete hayırlı olsun...
Sonunda ise anladım ki, bu tek başıma başarabileceğim bir şey olmaktan çok uzak. Yani belki yine de olabilir, ama birileri el atarsa aslında daha hızlı sonuç alabilirim.
Ve işte bu inançla bir yola çıkmaya karar verdim.
Kararımın adı da, Fikir Atölyesi.
Bu atölye herkese açık.
Atölyenin tek kuralı var, o da mutlaka bir şeyin ucundan tutmak.
Bu ille de para vermek, atölyenin bir projesinde bilfiil çalışmak ya da başlı başına bir proje üretip onu yönetmek olmak zorunda değil.
Atölyede çalışan kişilerle sohbet etmek, onlar için çay-kahve getirmek, bir proje için toplantı notu tutmak ya da happy hour için müzik yapmak bile olabilir.
Yeter ki gönülden olsun, gerçekten iyi yaptığınız bir şeyi yapın.
İnanıyorum ki, yaptıkları şey ne olursa olsun, yaptıklarını iyi yapan insanlar biraraya geldiğinde, ortaya büyük fikirler ve bu büyük fikirlerin büyük uygulamaları ortaya çıkacaktır.
Atölyenin kapısı herkese açık.
Şimdilik atölyenin yeri, Nişantaşı' nda Amerikan Hastanesi' nin alt sokağında.
Daha sonra daha da merkezi bir yere taşımayı planlıyorum atölyeyi, Kadıköy' e mesela.
Atölye ve atölyede yapılabileceklerle ilgili bana bu blogdan, ya da facebook hesabından ulaşılabilir.
Vatana, millete hayırlı olsun...
13 Şubat 2012 Pazartesi
Seyahat etmek için yaşamak mı, yoksa yaşamak için seyahat etmek mi ?
Haftasonu bir film seyrettim, adı "The Way".
Benim çocukluk dönemlerinde birtakım filmlerini seyrettiğim bir adam vardı, Emilio Estevez diye.
Onun yazdığı ve prodüksiyonunu yaptığı bir film, aynı zamanda filmin yan kararkterlerinden birini - ki aslında hikaye onun üzerine kurulu - kendisi oynuyor.
Hikaye Amerika' da başlıyor.
Yine pek çok filmden kendisini tanıdığımız Martin Sheen, karısı ölmüş bir göz doktoru. Karısının ölümünün ardından üniversitede doktora yapan oğlu - Emilio Estevez - doktorasını bırakıp dünyayı dolaşmaya karar veriyor, ve babasının karşı çıkmalarına rağmen bunu yapmak için herşeyini bırakıp yolculuğa çıkıyor. Gittiği yerlerden de arasıra da olsa babasının muayenehanesini arayıp asistanına notlar bırakıyor.
Bir gün baba golf oynarken cep telefonu çalıyor ve telefonun öbür ucundaki yarım yamalak ingilizce konuşan kişi oğlunun Fransa' nın güneyindeki Camino kasabasından Ispanya' nın kuzeybatısındaki Santiago de Compostela' ya çıktığı yolculuk sırasında yakalandığı bir fırtınada hayatını kaybettiğini söylüyor.
Ve hikaye burada başlıyor....
Baba oğlunun cenazasini almak için Güney Fransa' ya gidiyor, ve daha sonra oğlunun başladığı yolculuğu oğlu için bitirmeye karar veriyor, ve yolda farklı farklı insanlarla tanışıyor, birlikte bir sürü macera yaşıyorlar.
Sonunda baba oğlunun başlayıp da bitiremediği yolculuğu, oğlu için bitiriyor, ve sonrasında da kendi için seyahat etmeye devam ediyor.
Aslında birçoğumuzun yapmak isteyip, ve hatta senede 1, bilemedin 2 hafta tatil yapabilmek için deliler gibi çalıştığı ve işini kaybetmemek uğruna canını dişine taktığı bu dünyada, galiba ruhumuzu beslemeyi çoğu zaman unutuyoruz. Çünkü ruhumuz giydiğimiz pahalı elbiseler, bindiğimiz lüks arabalar ya da içtiğimiz pahalı şaraplarla beslenmiyor. Onun beslendiği tek şey var, o da özgürlük, ve özgürlükten gelen mutluluk, doyum, iç huzur...
Benim çocukluk dönemlerinde birtakım filmlerini seyrettiğim bir adam vardı, Emilio Estevez diye.
Onun yazdığı ve prodüksiyonunu yaptığı bir film, aynı zamanda filmin yan kararkterlerinden birini - ki aslında hikaye onun üzerine kurulu - kendisi oynuyor.
Hikaye Amerika' da başlıyor.
Yine pek çok filmden kendisini tanıdığımız Martin Sheen, karısı ölmüş bir göz doktoru. Karısının ölümünün ardından üniversitede doktora yapan oğlu - Emilio Estevez - doktorasını bırakıp dünyayı dolaşmaya karar veriyor, ve babasının karşı çıkmalarına rağmen bunu yapmak için herşeyini bırakıp yolculuğa çıkıyor. Gittiği yerlerden de arasıra da olsa babasının muayenehanesini arayıp asistanına notlar bırakıyor.
Bir gün baba golf oynarken cep telefonu çalıyor ve telefonun öbür ucundaki yarım yamalak ingilizce konuşan kişi oğlunun Fransa' nın güneyindeki Camino kasabasından Ispanya' nın kuzeybatısındaki Santiago de Compostela' ya çıktığı yolculuk sırasında yakalandığı bir fırtınada hayatını kaybettiğini söylüyor.
Ve hikaye burada başlıyor....
Baba oğlunun cenazasini almak için Güney Fransa' ya gidiyor, ve daha sonra oğlunun başladığı yolculuğu oğlu için bitirmeye karar veriyor, ve yolda farklı farklı insanlarla tanışıyor, birlikte bir sürü macera yaşıyorlar.
Sonunda baba oğlunun başlayıp da bitiremediği yolculuğu, oğlu için bitiriyor, ve sonrasında da kendi için seyahat etmeye devam ediyor.
Aslında birçoğumuzun yapmak isteyip, ve hatta senede 1, bilemedin 2 hafta tatil yapabilmek için deliler gibi çalıştığı ve işini kaybetmemek uğruna canını dişine taktığı bu dünyada, galiba ruhumuzu beslemeyi çoğu zaman unutuyoruz. Çünkü ruhumuz giydiğimiz pahalı elbiseler, bindiğimiz lüks arabalar ya da içtiğimiz pahalı şaraplarla beslenmiyor. Onun beslendiği tek şey var, o da özgürlük, ve özgürlükten gelen mutluluk, doyum, iç huzur...
11 Mayıs 2011 Çarşamba
İste Verilecektir, Ara Bulacaksın, Kapıyı Çal Açılacaktır...
Galiba gerçekten de işin sırrı bu.
Yani istemeden hiç bir şey olmuyor herhalde.
Ama önemli olan da, ne istediğini bilmek.
Insan bir şey isterken de çok dikkatli olmalı, yoksa istediğini zannettiği şey bir zaman sonra nefret ettiği bir şey haline gelebiliyor şu hayatta.
Benden söylemesi...
Yani istemeden hiç bir şey olmuyor herhalde.
Ama önemli olan da, ne istediğini bilmek.
Insan bir şey isterken de çok dikkatli olmalı, yoksa istediğini zannettiği şey bir zaman sonra nefret ettiği bir şey haline gelebiliyor şu hayatta.
Benden söylemesi...
2 Mayıs 2011 Pazartesi
Sevdalı Başım...
Ah benim sevdalı başım
Ah benim şair telaşım
Ah benim sarhoşluğum
Ah çılgın yüreğim
Sus artık uslandır beni
Kaç okyanus geçtim böyle
Kaç denizde yitip gittim
Kırılmış direkler yırtık yelkenlerle
Kaç seferden yorgun döndüm
Ah benim yaralı ruhum
Ah benim insan kusurum
Ah benim isyanlarım, ah yalnızlıklarım
Gel artık uslandır beni
Ah benim iyimser yanım
Ah benim aldanışlarım
Ah benim kavgalarım
Ah pişmanlıklarım
Sus artık uslandır beni
27 Nisan 2011 Çarşamba
Bu Yaz Nerelere Gitmeli ki ?...
Aklımda birkaç alternatif var aslında : Foça, Çeşme, Dalyan, Kaş kesinlikle...
Bunlar yurtiçi alternatiflerim. Bir de yurtdışı alternatiflerim var : Sicilya yeniden, Hırvatistan ve Yunanistan...
Müjü de ayarlarsa kendini, bu yaz bolca gezeriz...
Bunlar yurtiçi alternatiflerim. Bir de yurtdışı alternatiflerim var : Sicilya yeniden, Hırvatistan ve Yunanistan...
Müjü de ayarlarsa kendini, bu yaz bolca gezeriz...
24 Nisan 2011 Pazar
Pazartesi sabahı...
Gönül isterdi ki şöööle güneşli bir gün ile haftaya başlayalım, ve bütün hafta da aynen güneşli, huzurlu ve mutlu geçsin.
Hafta yine de mutlu ve huzurlu geçer de, bu güneş ne zaman bizi hatırlar, gerçekten merak ediyorum.
Yine de sanki hava güneşliymiş gibi güzel bir şarkıyla başlayayım diyorum haftaya...
Hafta yine de mutlu ve huzurlu geçer de, bu güneş ne zaman bizi hatırlar, gerçekten merak ediyorum.
Yine de sanki hava güneşliymiş gibi güzel bir şarkıyla başlayayım diyorum haftaya...
Kaydol:
Yorumlar (Atom)