Bu aralar çevremdeki o kadar kişiden duyuyorum ki, "Ne yapmak istediğimi bilmiyorum, Memo !" ya da "Çok mutsuzum ama beni neyin mutlu edeceğini de bilmiyorum, Memo !" laflarını...
Tabi bana bu cümlelerle gelen insanların hayallerini o anda alt üst etmemek, ve uçurumun kenarına gelmişken son bir temasla kendilerini aşağıya bırakmalarına sebebiyet vermemek için "Valla ben de bilmiyorum, o yüzden sana ne desem boş !" diyemiyorum.
Onun yerine "Belki de şu anda bilmen gerekmiyordur, belki henüz zamanın gelmemiştir, ama hayata inan, kendine güven, mutlaka bileceksin..." demeyi tercih ediyorum.
Bu biraz da tatminsizliğimizin, herşeyi çok çabuk tüketmemizin bir sonucu galiba.
Sevgiyi de, mutluluğu da, beraberliklerimizi de, ya da içinde bulunduğumuz bolluğu da o kadar hızlı tüketiyor, ve sahip olduklarımıza çok kısa bir süre sonra öylesine alışıyoruz ki, bunlar zaten hayatımızın bir parçasıymış, sanki onlara sahip olmak için eşek gibi biz çalışmamışız, biz uğraşmamışız, biz yıllarımızı harcamamışız gibi davranmaya başlıyoruz.
Tabii bu da beraberinde hedefsizliği, ve dolayısıyla da "ben ne yapmak istediğimi bilmiyorum !" u getiriyor.
Aslında ne yapmak istediğini gayet iyi biliyorsun, ve hatta şu anda da onu yapıyorsun.
O yüzden bırak artık " Aaaaa hiç farkında değilim, gerçekten mi ?" ayaklarını..
Sen ne istiyorsan onu yapıyor, ve onu yaşıyorsun. Ama eğer yaşadığından memnun değilsen, o zaman başkasını suçlama, ya da topu taca atma.
Çünkü sen başkasının hayatını yaşamıyorsun, bu hayat senin hayatın, ve sen nasıl yaşamayı istediysen, şu anda aynen onu yaşıyorsun...
Neden yaşıyorum ? Ben neden varım ? Her sabah uyanmak ve güne başlamak için iyi bir nedenim var mı ? İşte bütün bu sorular kafamda dans ededursun, ben yaşam amacımı bulmak için çıktım bir yolculuğa. Bu sebeple de yazıyorum işte öyle, içimden geldiğince ve de dilim döndüğünce...
sevgi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sevgi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
3 Mart 2010 Çarşamba
14 Şubat 2010 Pazar
Hak etmek, Ya da Gönülden Vermek...
Bize büyüklerimiz, anne babalarımız hep şunu öğretmiştir :
"Bir şey elde etmek istiyorsan, onu hak etmelisin, ne olursa olsun..."
Tabii bunun ardından şöyle bir konuşma geçebilir aslında, ama küçük bir insanın o anda bunu düşünmek gibi bir opsiyonu olmayacağı için, bu konuşma ancak o küçük insan 30' una geldiğinde gerçekleşebiliyor :)
- "Peki bu sevgi olsa bile mi ?"
- "Özellikle de sevgiyi hak etmen lazım, çünkü sevgi en değerli şey, ve en değerli şeyi elde etmek için daha da fazla uğraşman, onu tam anlamıyla hak etmen gerekir..."
Zaten bu yönlendirmeyi alan küçük çocuk, bundan sonra hayatının en büyük kabusunu yaşayacak, pek çok ilişki, daha doğrusu ilişki denemesi yaşayacak, ve hepsinin sonunda farkına varacağı da, genel olarak tüm ilişkilerin sonunda elinde kalan tek şeyin kırık ve acılı bir kalp olduğudur.
Peki ama daha önce anne babasının söylediği pek çok şeyi, ve sevginin en kralını hak etmesine yetecek kadar çok şey yapmış olmasına rağmen, kahramanımız neden her ilişkinin sonunda "Allah' ım, ne kadar bedbahtım, neydi benim günahım!" şeklinde arabeskin en acılısını yaşamakta ısrarcı davranmaktadır ki ?
Yoksa acaba anne babasının söylediklerini yanlış mı anlamıştı ? Acaba onlar "Yok evladım, sen değil, karşındaki hak edecek, senin bir şey yapmana gerek yok, sen otur, karşındaki senin önünde taklalar atsın, aynı anda 3 işi birlikte yapsın, ve bir de üstüne börek açsın, sen sadece tadına bak !" mı demek istemişlerdi de, o yanlış anlamıştı...
Ama yoooo, gayet netti davranışları. Ne zaman yaramazlık yapsa, ya da bir sakarlık, cezalandırılırdı. Örneğin en sevdiği şeydi, dışarıda yağmur yağarken dışarı çıkıp evin önündeki çimenlerde yuvarlanmak. Ama ardından eve geldiğinde hep kıyamet kopardı, çünkü üstü başı çamur içinde olurdu, ve annesi her seferinde onu saklandığı delikte bulur, akşam babası gelinceye kadar odasına kitlerdi. Baba akşam eve geldiğinde sıkı bir fırça atardı, hatta bazen bu fırçaya iki yanağa birer de tokat eşlik eder, ve o tokatların acısı o yanaklardan bir süre gitmezdi. Bunu yanlış anlamış olma ihtimali olamazdı ki...
Babasının onu kucağına aldığını, ona sarılıp onu öpüp kokladığını da pek hatırlamıyordu, hasta olduğu zamanlar dışında. Demek ki baba sevgisini hak etmenin yolu, hasta olmaktan geçiyordu. Bunu çok küçük yaşta anlamış olduğu için o zamanlar kendisini oldukça takdir ediyordu.
Ama sonraları artık bundan sıkılmaya başladı, çünkü hasta olmak hoşuna gitmiyordu.
Eeeee, ama nasıl olacaktı şimdi, başka bir yol bilmiyordu ki...
Bu hikaye sizce nasıl devam etmeli ?...
"Bir şey elde etmek istiyorsan, onu hak etmelisin, ne olursa olsun..."
Tabii bunun ardından şöyle bir konuşma geçebilir aslında, ama küçük bir insanın o anda bunu düşünmek gibi bir opsiyonu olmayacağı için, bu konuşma ancak o küçük insan 30' una geldiğinde gerçekleşebiliyor :)
- "Peki bu sevgi olsa bile mi ?"
- "Özellikle de sevgiyi hak etmen lazım, çünkü sevgi en değerli şey, ve en değerli şeyi elde etmek için daha da fazla uğraşman, onu tam anlamıyla hak etmen gerekir..."
Zaten bu yönlendirmeyi alan küçük çocuk, bundan sonra hayatının en büyük kabusunu yaşayacak, pek çok ilişki, daha doğrusu ilişki denemesi yaşayacak, ve hepsinin sonunda farkına varacağı da, genel olarak tüm ilişkilerin sonunda elinde kalan tek şeyin kırık ve acılı bir kalp olduğudur.
Peki ama daha önce anne babasının söylediği pek çok şeyi, ve sevginin en kralını hak etmesine yetecek kadar çok şey yapmış olmasına rağmen, kahramanımız neden her ilişkinin sonunda "Allah' ım, ne kadar bedbahtım, neydi benim günahım!" şeklinde arabeskin en acılısını yaşamakta ısrarcı davranmaktadır ki ?
Yoksa acaba anne babasının söylediklerini yanlış mı anlamıştı ? Acaba onlar "Yok evladım, sen değil, karşındaki hak edecek, senin bir şey yapmana gerek yok, sen otur, karşındaki senin önünde taklalar atsın, aynı anda 3 işi birlikte yapsın, ve bir de üstüne börek açsın, sen sadece tadına bak !" mı demek istemişlerdi de, o yanlış anlamıştı...
Ama yoooo, gayet netti davranışları. Ne zaman yaramazlık yapsa, ya da bir sakarlık, cezalandırılırdı. Örneğin en sevdiği şeydi, dışarıda yağmur yağarken dışarı çıkıp evin önündeki çimenlerde yuvarlanmak. Ama ardından eve geldiğinde hep kıyamet kopardı, çünkü üstü başı çamur içinde olurdu, ve annesi her seferinde onu saklandığı delikte bulur, akşam babası gelinceye kadar odasına kitlerdi. Baba akşam eve geldiğinde sıkı bir fırça atardı, hatta bazen bu fırçaya iki yanağa birer de tokat eşlik eder, ve o tokatların acısı o yanaklardan bir süre gitmezdi. Bunu yanlış anlamış olma ihtimali olamazdı ki...
Babasının onu kucağına aldığını, ona sarılıp onu öpüp kokladığını da pek hatırlamıyordu, hasta olduğu zamanlar dışında. Demek ki baba sevgisini hak etmenin yolu, hasta olmaktan geçiyordu. Bunu çok küçük yaşta anlamış olduğu için o zamanlar kendisini oldukça takdir ediyordu.
Ama sonraları artık bundan sıkılmaya başladı, çünkü hasta olmak hoşuna gitmiyordu.
Eeeee, ama nasıl olacaktı şimdi, başka bir yol bilmiyordu ki...
Bu hikaye sizce nasıl devam etmeli ?...
7 Şubat 2010 Pazar
Hatanızı Sevgiden Yana Yapın !..
Karar anlarında aslında hatırlamamız gereken belki de tek gerçek "Şimdi sevgi ne yapardı ?".
Böylece verdiğiniz karar yanlış bile olsa, siz hatanızı sevgiden yana yapmış olmanın iç rahatlığıyla gece yastığa başınızı koyabilirdiniz...
Hiç kuşku yok ki hayatımızda pek çok kararlar veriyoruz, tabii bir de bizim yerimize verilen kararlar var ki, onlar için zaten söylenecekler çok ama çok farklı...
Kendi kararlarımızı verirken neleri düşünüyoruz peki, hiç düşündünüz mü ?
Ben size söyleyeyim...
Çok küçük bir azınlığın dışında genel olarak hepimiz karar verirken vereceğimiz karar sonrasında çevremizde sevilen birey olma durumumuzu korumayı, ya da verdiğimiz karar neticesinde çevremizdeki insanların bu kararımızdan en az etkilenmesini düşünerek, çoğunlukla da aslında gerçekten düşündüğümüz, hissettiğimiz ve de tüm kalbimizle yapmak istediğimizi şeyi yapmaz, çevrenin olası tepkilerini de düşünerek yapacağımız şeyi biraz daha yumuşatarak ve kabul edilebilir hale getirerek, aslında ne gerçekten yapmak istediğimizi yapabiliriz, dolayısıyla verdiğimiz kararın sonucu da hiç de bizim elde etmeyi istediğimiz gibi bir sonuç olmaz, ne de başkalarına da gerçekten bir iyilik yapmış oluruz.
Elde ettiğimiz sonuç "Neden böyle oldu şimdi ? Halbuki ben neler hayal etmiştim, ne elde ettim !.." şeklinde genelde dile gelen ve halk arasında "hayal kırıklığı" şeklinde de ifade bulan, ama aslında başlı başına "kullanım hatası" sınıfına giren bir durumdur.
Çünkü nasıl bir spor ayakkabısının çamaşır makinesinde yıkanmayacağını aslında çoğumuz bilir, buna rağmen biraz kirlendiğinde çamaşır makinesinde yıkar ve makineden çıkardığımızda elimizdeki ayakkabının bizim zamanında satın aldığımız ayakkabı olmadığını iddia edersek, aynı şekilde içinizdeki sese kulak verip, kalbinizi ve onun sevgisini dinleyip karar verecekken araya giren ve "Hooopppp, arkadaş, bir dakika ! Bir de ben bakayım şu olaya, nedir, ne oluyor, ben doktorum !" nidaları ile olaya, yani karar sürecinize müdahele eden zihninizin kararınızı sevgiden uzaklaştırarak tamamen mantığınıza uyumlu bir hale getirmesiyle, siz de aslında ulaşmak istediğiniz sonuçtan kilometrelerce uzakta kendinizi bulur, buna rağmen yine de hayal kırıklığı yaşarsınız...
Ne bekliyorsunuz ki, pardon da...
Bu konuda söyleyeceğim son şey de şudur, ne yapıyorsanız yapın, ama lütfen hata da yapacak olsanız, hatanızı sevgiden yana yapın ! Çünkü hata da yapsanız kalbiniz sizi zihniniz gibi yiyip bitirmez, tam tersine o sizinle gurur duyar, ve ne olursa olsun, o sizi sevmeye devam eder, sizi yargılamadan, ya da çevrenizdekilerle kıyaslamadan...
Böylece verdiğiniz karar yanlış bile olsa, siz hatanızı sevgiden yana yapmış olmanın iç rahatlığıyla gece yastığa başınızı koyabilirdiniz...
Hiç kuşku yok ki hayatımızda pek çok kararlar veriyoruz, tabii bir de bizim yerimize verilen kararlar var ki, onlar için zaten söylenecekler çok ama çok farklı...
Kendi kararlarımızı verirken neleri düşünüyoruz peki, hiç düşündünüz mü ?
Ben size söyleyeyim...
Çok küçük bir azınlığın dışında genel olarak hepimiz karar verirken vereceğimiz karar sonrasında çevremizde sevilen birey olma durumumuzu korumayı, ya da verdiğimiz karar neticesinde çevremizdeki insanların bu kararımızdan en az etkilenmesini düşünerek, çoğunlukla da aslında gerçekten düşündüğümüz, hissettiğimiz ve de tüm kalbimizle yapmak istediğimizi şeyi yapmaz, çevrenin olası tepkilerini de düşünerek yapacağımız şeyi biraz daha yumuşatarak ve kabul edilebilir hale getirerek, aslında ne gerçekten yapmak istediğimizi yapabiliriz, dolayısıyla verdiğimiz kararın sonucu da hiç de bizim elde etmeyi istediğimiz gibi bir sonuç olmaz, ne de başkalarına da gerçekten bir iyilik yapmış oluruz.
Elde ettiğimiz sonuç "Neden böyle oldu şimdi ? Halbuki ben neler hayal etmiştim, ne elde ettim !.." şeklinde genelde dile gelen ve halk arasında "hayal kırıklığı" şeklinde de ifade bulan, ama aslında başlı başına "kullanım hatası" sınıfına giren bir durumdur.
Çünkü nasıl bir spor ayakkabısının çamaşır makinesinde yıkanmayacağını aslında çoğumuz bilir, buna rağmen biraz kirlendiğinde çamaşır makinesinde yıkar ve makineden çıkardığımızda elimizdeki ayakkabının bizim zamanında satın aldığımız ayakkabı olmadığını iddia edersek, aynı şekilde içinizdeki sese kulak verip, kalbinizi ve onun sevgisini dinleyip karar verecekken araya giren ve "Hooopppp, arkadaş, bir dakika ! Bir de ben bakayım şu olaya, nedir, ne oluyor, ben doktorum !" nidaları ile olaya, yani karar sürecinize müdahele eden zihninizin kararınızı sevgiden uzaklaştırarak tamamen mantığınıza uyumlu bir hale getirmesiyle, siz de aslında ulaşmak istediğiniz sonuçtan kilometrelerce uzakta kendinizi bulur, buna rağmen yine de hayal kırıklığı yaşarsınız...
Ne bekliyorsunuz ki, pardon da...
Bu konuda söyleyeceğim son şey de şudur, ne yapıyorsanız yapın, ama lütfen hata da yapacak olsanız, hatanızı sevgiden yana yapın ! Çünkü hata da yapsanız kalbiniz sizi zihniniz gibi yiyip bitirmez, tam tersine o sizinle gurur duyar, ve ne olursa olsun, o sizi sevmeye devam eder, sizi yargılamadan, ya da çevrenizdekilerle kıyaslamadan...
Kaydol:
Yorumlar (Atom)