13 Ocak 2010 Çarşamba

Mevlana' dan...

Sonsuz bir karanligin içinden dogdum.

Isigi gördüm, korktum.

Agladim.

Zamanla isikta yasamayi ögrendim.

Karanligi gördüm, korktum.

Gün geldi sonsuz karanliga ugurladim sevdiklerimi. ..

Agladim.

Yasamayi ögrendim.

Dogumun, hayatin bitmeye basladigi an oldugunu; aradaki bölümün, ölümden çalinan zamanlar oldugunu ögrendim.

Zamani ögrendim.

Yaristim onunla...

Zamanla yarisilmayacagini,

zamanla barisilacagini, zamanla ögrendim...

Insani ögrendim.

Sonra insanlarin içinde iyiler ve kötüler oldugunu...

Sonra da her insanin içinde

iyilik ve kötülük bulundugunu ögrendim.

Sevmeyi ögrendim.

Sonra güvenmeyi...

Sonra da güvenin sevgiden daha kalici oldugunu, sevginin güvenin saglam zemini üzerine kuruldugunu ögrendim.

Insan tenini ögrendim.

Sonra tenin altnda bir ruh bulundugunu. ..

Sonra da ruhun aslinda tenin üstünde oldugunu ögrendim.

Evreni ögrendim.

Sonra evreni aydinlatmanin yollarini ögrendim.

Sonunda evreni aydinlatabilmek için önce çevreni aydinlatabilmek gerektigin ögrendim.

Ekmegi ögrendim.

Sonra baris için ekmegin bolca üretilmesi gerektigini.

Sonra da ekmegi hakça ülesmenin, bolca üretmek kadar önemli oldugunu ögrendim.

Okumayi ögrendim.

Kendime yaziyi ögrettim sonra...

Ve bir süre sonra yazi, kendimi ögretti bana...

Gitmeyi ögrendim.

Sonra dayanamayip dönmeyi...

Daha da sonra kendime ragmen gitmeyi...

Dünyaya tek basina meydan okumayi ögrendim genç yasta...

Sonra kalabaliklarla birlikte yürümek gerektigi fikrine vardim.

Sonra da asil yürüyüsün kalabaliklara karsi olmasi gerektigine aydim.

Düsünmeyi ögrendim.

Sonra kaliplar içinde düsünmeyi ögrendim.

Sonra saglikli düsünmenin kaliplari yikarak düsünmek oldugunu ögrendim.

Namusun önemini ögrendim evde...

Sonra yoksundan namus beklemenin namussuzluk oldugunu; gerçek namusun, günah elinin altindayken, günaha el sürmemek oldugunu ögrendim.

Gerçegi ögrendim bir gün...

Ve gerçegin aci oldugunu...

Sonra dozunda acinin, yemege oldugu kadar hayata da lezzet kattigini ögrendim.

Her canlinin ölümü tadacagini, ama sadece bazilarinin hayati tadacagini ögrendim.

Ben dostlarımı ne kalbimle ne de aklımla severim.

Olur ya ...

Kalp durur ...

Akıl unutur ...

Ben dostlarımı ruhumla severim.

O ne durur, ne de unutur ...

12 Ocak 2010 Salı

Kendini Sevmekle Başlar Herşey !...

Herşey bir anda oluvermişti !

Önce yıllar süren birlikteliği bitmiş, hem de tek bir cümleyle, başka hiçbir açıklama olmadan, ne bir tartışma, ne bir kavga ya da sorunun üstesinden gelme çabası...

Son on yılını biriyle birlikte geçridiğinden olsa gerek, ertesi gün itibarıyla hiç tanımadığı yeni bir dünyada, dilini bilmediği insanlarla iletişim kurup, bir şekilde hayatını devam ettirmesi gerekiyordu.

Ama yıkımlar bununla da bitmedi !

Kısa bir süre sonra, bu sefer de uzun süredir yaptığı işinden ayrılması gerekti.

Peki ama neden tüm bu olaylar ardı ardına hep onu buluyordu ?

Bir acısı daha dinmemişken üzerine eklenen yeni başka bir acının nedeni neydi ?

Yoksa hayatı boyunca hep yanlış şeyler mi yapmıştı başkalarına, dolayısıyla hayat o insanların intikamını mı alıyordu ondan ?

Belki de birileri ona bir oyun oynuyordu. Evet evet, bu olsa olsa kötü bir şaka olmalıydı. Bir süre sonra bunu planlayanlar ortaya çıkacak, ve bunun bir şaka olduğunu söyleyeceklerdi ona.

Ama ne zaman ?

Neden hala bekliyorlar ?

Daha ne kadar acı çekmesi gerekiyor ?

Tam bu duygularla kafası karışık bir halde evinin yakınlarındaki parkta sabah yürüyüşünü yaparken, aslında her sabah gördüğü, ama daha önce hiç bu kadar yakından gözlemlemediği bir şeye takıldı gözü.

Parkın sevimli tekir kedisi, gelen kışın da etkisiyle tüyleri de bir hayli artmış ve kabarmış.

Ama parklarda yaşam zor. Bu zorluk onu da etkilemiş olsa gerek. Tüyleri temiz görünmekle birlikte yumak yumak olmuş. Muhtemelen dün gece akşam yemeği bulmak için çöp kutularının içine dalıp çıkmaktan rengi de kararmış.

Tam onun bu haline acımaya başlamıştı ki, o an gözünün önünde dünyanın en büyük mucizesi gerçekleşti, ve tekir parkın çimenlerinde koşmaya başladı, biraz ileride durup kendini çimenlere öylece bıraktı. Başladı çimenlerin üzerinde bir o yana, bir bu yana yuvarlanmaya.

Biraz ileride güvercinler vardı, yerdeki simit kırıntılarının başında toplanmış, karınlarını doyuruyorlar.

Bunu gören tekir önce yere doğru, ön ayaklarının üzerinde öne eğildi, arka bacaklarıyla hızlı koşusuna hazırlığını yaptı, ve bir anda bir ok gibi ileriye, güvercinlere doğru fırladı.

Güvercinler oldukları yerde kanat çırparak yükseldiler, ve herbiri başka bir yöne dağıldı.

Tekir ise önce şöyle bir daire çizerek güvercinlerin simit kırıntılarını yediği bölgeyi kolaçan etti, ve güvercinlere de “ben buralardayım” dedikten sonra da geri dönüp sakin ve rahat adımlarla çimenlere geri döndü.

Uykusu mu geldi ne, birden olduğu yere bırakıverdi gövdesini, ve sanki herbir bacağını başka bir yöne çekiştiriyorlarmış gibi, başladı gerinmeye.

Tekirin herbir tüyünün elektrik verilmiş gibi havaya dikildiğini gördüğünde, gözlerine inanamadı. Mucizenin son noktası ise, tekirin o eşsiz esnemesiydi.

Hayatında gördüğü en rahatlatıcı, en dingin andı bu, bir canlının yaşayabileceği.

Ve o anda bir ses duydu, arkasından ona seslenen :

“Şuna baksana, ne kadar da seviyor kendini, öyle değil mi ? Umrunda bile değil, aç kalmış, ve de evsiz...”

O an herşey netleşmişti.

Ve artık nereden başlayacağını çok iyi biliyordu.

Tam da ihtiyacı olduğu anda, tam da bilmesi gerekeni...

11 Ocak 2010 Pazartesi

Hangimiz Daha Mutlu ?

Mutluluk hakkında ne de çok yazıldı, çizildi..
Filmler çekildi, şarkılar bestelendi, tiyatrolar sahnelendi, şiirler okundu...
Bununla da anlaşılamadı,
Dünyanın dört bir köşesinde milyarlarca insan farklı farklı zamanlarda mutluluk hakkında konuştu.

Kimisi mutluluğun tanımını yaptı,
Ve kendisini de onu yaşayan bir örnek olarak ortaya koydu.
Kimisi onu aradığını söyleyip, nerede ve nasıl bulacağını sordu, bilebileceğini zannettiklerine...

İşin en ilginç yanı, mutluluğu bilenler ve görenler, onu zenginlikte buldular,
Biraz da evde, sevdiklerinin yanında.
Bu yüzdendir ki herhalde, onu arayanlar da mutluluğu hep parada ve ev halinde aradılar.
Ama onlar parada, işte ve eşte bulduklarıyla "mutlu" olamayınca,
"Demek ki mutluluk bu değilmiş, sizin bulduğunuz başka bir şey !" deyince,
Ortalık karıştı...

Mutluluk her yerde, ve aslında hiç bir yerde !
Nasıl yani diye ben bile kendime sordum, ama sonra duyduğum cevap bana yetti.
Çünkü öğlen kitabımı okurken içtiğim kahvenin yanında yediğim çikolatalı kurabiyeden duyduğum mutluluk,
Ya da eve yürürken yanından geçtiğim yaşlı bir kadının yüzündeki o yorgun ama sevimli gülümseme,
Mutluluğun ta kendisi değilse nedir ki...

O yüzden de ben artık sadece kendi içime bakıyorum,
Ne zaman mutluluğa ihtiyacım olduğunu hissetsem...
Ve görüyorum ki,
O hep orada duruyor,
Ve hiç bir yere gittiği de yok.
Siz istemediğiniz sürece...

10 Ocak 2010 Pazar

Cesaret Diyorum, Esaret Değil...

Cesareti nasıl tanımlardınız ?
Belki bazılarınız, korku, acı ya da benzeri duygulara karşı gelebilme yeteneği derdi, bazılarınız ise gözükaralık, ve hatta biraz da delilikle birlikte kullanırdı cesareti.

Benim tanımım ise biraz daha farklı :
"Sonuna kadar gidebilme durumu" bence cesaret.
Aşkın, korkuların, heyecanın, ve belki de en büyük riskleri alarak ölümün.
Ama o sonuna kadar gidebilmek, hiçbir şeyden korkmadan, hiç kimseden çekinmeden, sadece ve sadece sonundaki mutluluğu hayal ederek yola çıkmak, ve sonuca giderken de yolda yaşanılanlardan keyif alarak o yolculuğu yapmak...

Şu hayatta gerçekten cesurca yaptığım ne kadar da az şey varmış, diye hayıflanmadan edemiyorum.
Sanki bana verilen bir yeteneği kullanmıyormuş, kendime ihanet ediyormuşum gibi hissediyorum.
Ve en azından bundan sonrası için kendime söz veriyorum, hayatı cesurca yaşayacağıma, hayallerimin peşinden cesurca koşacağıma, sevdiğimi cesurca haykırıp, beni üzen kişi ve durumlara cesurca tepkimi göstereceğime...

Ben sonuna kadar gitmeye karar verdim...
Ve orada beni neyin beklediğini bilmiyorum.
Merak da etmiyorum, sadece hayata güveniyorum...

7 Ocak 2010 Perşembe

Unutmak, Herşeyi ve Herkesi...

Belki o kadar da kötü bir şey değildir, unutmak, olamaz mı ?...

Mesela çocukluğunuz boyunca yaşadığınız pek çok travmayı, ya da evliliğinizde eşinizle, ve kesinlikle işyerinizdeki çalışma arkadaşınız ya da patronunuzla yaşadığınız çatışmaları, kavgaları...

Peki ya yaşadığınız iyi şeyler...Onları unutmak da aslında çok keyifli olabilir. Nasıl mı ?

Sadece bir günlük, hatta bir saatlik, hatta ve hatta sadece bir anlık hafızanızın olduğunu bir düşünün.
Sanırım bu pek çoğumuzun ilk başta pek de hoşuna gitmeyecek bir durum olacaktır.
Ama işin güzel yanından bakmak isterseniz, ortaya şöyle bir durum çıktığını siz de farkedeceksiniz :

Yaşadıklarınızı birbiriyle kıyaslama imkanınız olmayacak, dolayısıyla her yaşadığınız o ana kadar yaşadıklarınız ve hatırlayabildiğiniz deneyimler içinde en güzel, en eşsiz ve en harikulade olan olacak.
Çünkü beyninizin kaydedebildiği ilk deneyim her yaşadığınız, ve yeni gelen her deneyim bir öncekinin üzerine kaydediliyor, sınırlı kapasiteli eski püskü bir bilgisayar gibi, sadece tek bir deneyim...

Size yapılan ya da sizin başkalarına yaptığınız iyilikler ve kötülüklerin listesini yapmıyor hiç kimse, ve de hiçbirimiz hiçbir şey hatırlamıyoruz geçmişe ait.
Sadece şu anda varız, ve sadece şu anda "hayatı" deneyimliyoruz.
Ve hayat belki de şu anda yaşadığımızdan çok daha keyifli, çok daha hatırlamaya değer bir hale geliyor.

Ama maalesef biz hatırlayamıyoruz...

6 Ocak 2010 Çarşamba

Zaman Değişim Zamanı...

Eskiden çalıştığım markanın en sevdiğim yanlarından biriydi,
İnsanları motive edici ve içlerindeki enerjiyi açığa çıkaran çeşitli sloganlar yaratması,
Ve o sloganı sezon boyunca lanse etmesi.
Bu sloganlardan biri de,
"Bizde değişmeyen tek şey, değişim !" di...

Gerçekten de insanın hayatında esasında her gün o kadar çok değişim yaşanıyor ki,
Biz bunların birçoğunun farkında bile olmuyoruz.
Bunun sebebi de, bu değişimlerin birçoğuna karşı mücadele ediyor, bilinçli ya da bilinçsiz de olsa,
ya da bir kısmını da reddediyor olmamız galiba...
Reddetme ya da onlarla mücadele etmemizin sebebi de,
Bu değişimlerin bize zarar vereceğine olan inancımız,
Ya da bizim kontrolümüz dışında olan herşeyin bize iyilikten çok kötülük getireceğini düşünmemiz.

Oysa geçmişte yaşadıklarınıza şöyle bir geri dönüp baktığınızda,
Tam teslimiyet halinde,
Ve o an içinde bulunduğunuz ruh halinden sıyrılıp,
Büyük resme bakmayı başarabildiğinizde farkedeceğiniz,
Olan bütün değişimlerin sizin yararınıza olduğudur.

2010 yılı, benim gibi Koç burcundakiler için baştan aşağı değişim zamanıdır.
Bundan korkmaya gerek yok,
Tek yapılacak, teslim olmak,
Hayatla birlikte akmak,
Ve kendini bu değişim dalgası içerisinde akıntıyla ilerleyen bir yelkenli misali,
Ileriye, hep ileriye doğru hedeflemek...

Rüzgarımız bol olsun, ne diyeyim...

5 Ocak 2010 Salı

Bilmemek de Var Galiba Şu Hayatta...

Ne yapmak istediğimi bilmiyorum !
Nereye gitmek istediğimi bilmiyorum !
Ne yemek istediğimi bile bilmiyorum !...

Bilmediklerimin sayısı öyle fazlaydı, ve bunlar beni öylesine rahatsız ediyordu ki,
Bir süre sonra bu bilmediklerim, sanki bildiklerimden daha fazlaymış gibi gelmeye başlamıştı.

Ama sonra birdenbire içimi bir huzur kapladı.
Sanki tüm bilmediklerim bir anda bilinmiş de, artık kafamda hiç soru işareti kalmamış gibiydi.
Aslında bilmediklerim bilinmezliklerini korumaya devam etmekle birlikte,
Bunların benim hayatımdaki yeri ve önemi azalmıştı.

Peki ne olmuştu ?
Hiç bilmiyorum...

Ve galiba bilmek de istemiyorum.
Sadece şunu kabul ediyorum ;
Hayatta bilmek kadar,
Bilmemek de var galiba.

Önemli olan da zaten,
Neyi bildiğin,
Ya da bilmediğinden çok,
Nasıl yaşadığın...