Öyle anlar vardır ki yaşanılan,
Uzun yıllar çıkmaz akıldan.
Belki birkaç sevgi sözcüğü,
Belki bir bakış, ya da sevgi dolu bir sarılma,
Ya da içten bir veda...
Önce kabul etmezsin,
Kendini ona adamışssındır çünkü,
Gözün başka hiçbir şeyi görmez.
Her baktığında "O",
Her duyduğunda sadece "O".
Ama bir gün pes edersin,
Artık sıkılmışsındır, ve kalkarsın telefonun başından.
Daha fazla beklemezsin onun sesini duyabilmeyi...
Aradan uzun zaman geçer,
Artık senin için yoktur "O".
Ama bir gün bir anda çıkar karşına,
Ve o zaman anlarsın ki,
Senin için yalnızca "O" vardır hala !
Gel de bunu "O" na anlat...
Memo,1994
Neden yaşıyorum ? Ben neden varım ? Her sabah uyanmak ve güne başlamak için iyi bir nedenim var mı ? İşte bütün bu sorular kafamda dans ededursun, ben yaşam amacımı bulmak için çıktım bir yolculuğa. Bu sebeple de yazıyorum işte öyle, içimden geldiğince ve de dilim döndüğünce...
28 Kasım 2009 Cumartesi
26 Kasım 2009 Perşembe
Nasıl oluyor da biten her ilişkide her iki taraf da haksızlığa uğrayanın kendisi olduğunu düşünebiliyor ?
Bunun cevabı çok basit aslında, ben de yeni farkına vardım, okuduğum bir kitap sayesinde...
Çünkü hepimiz geçmiş ilişkilerimizi, ve o ilişkilerde yaşadıklarımızı yeni ilişkimize taşıyoruz.
Halbuki geçmiş ilişkilerdeki geçmişle ilgili her bağ, yeni ilişkiyi özgürce yaşamayı engelliyor.
Ama hepimiz aynı hatayı yaptık, yapıyoruz, ve ısrarla yapmaya da devam edeceğiz.
Yeni ilişkilere de hep eski bağlarla gelmeye devam ediyoruz.
Geçmiş ilişkilerden pek çok şeyi yeni ilişkilere taşımaya devam ediyoruz.
Bu taşıdıklarımız kimi zaman güvensizlik, kimi zaman kıskançlık, kimi zamansa karşımızdaki kişinin davranışlarına karşı geliştirdiğimiz önyargılar...
Daha önceki ilişkide haksızlığa uğramış olma ihtimali hiç mi yok, tabii ki var.
Ama haksızlık eden kim ?
Önemli olan da bu cevap zaten...
Çünkü haksızlık edenin karşımızdaki kişi değil de, bir türlü kurtulamadığımız, bağımızı koparamadığımız "geçmişimiz" olduğunu anladığımız zaman, işte o an kurtuluş anıdır, mutluluk anıdır, gerçek sevgi anıdır...
Bu yüzden de, bağlanabilmek için önce bağımsız olmak gerekiyor...
Çünkü hepimiz geçmiş ilişkilerimizi, ve o ilişkilerde yaşadıklarımızı yeni ilişkimize taşıyoruz.
Halbuki geçmiş ilişkilerdeki geçmişle ilgili her bağ, yeni ilişkiyi özgürce yaşamayı engelliyor.
Ama hepimiz aynı hatayı yaptık, yapıyoruz, ve ısrarla yapmaya da devam edeceğiz.
Yeni ilişkilere de hep eski bağlarla gelmeye devam ediyoruz.
Geçmiş ilişkilerden pek çok şeyi yeni ilişkilere taşımaya devam ediyoruz.
Bu taşıdıklarımız kimi zaman güvensizlik, kimi zaman kıskançlık, kimi zamansa karşımızdaki kişinin davranışlarına karşı geliştirdiğimiz önyargılar...
Daha önceki ilişkide haksızlığa uğramış olma ihtimali hiç mi yok, tabii ki var.
Ama haksızlık eden kim ?
Önemli olan da bu cevap zaten...
Çünkü haksızlık edenin karşımızdaki kişi değil de, bir türlü kurtulamadığımız, bağımızı koparamadığımız "geçmişimiz" olduğunu anladığımız zaman, işte o an kurtuluş anıdır, mutluluk anıdır, gerçek sevgi anıdır...
Bu yüzden de, bağlanabilmek için önce bağımsız olmak gerekiyor...
HAYAT...
Hayat, yaşandığı kadar vardır.
Ötesi, ya hafızadaki hatıra,
Ya hayaldeki ümit...
Hüsranı ise bir tek yerde kabul ediyorum,
Yaşamak mümkünken,
Yaşayamamış olmakta...
Ötesi, ya hafızadaki hatıra,
Ya hayaldeki ümit...
Hüsranı ise bir tek yerde kabul ediyorum,
Yaşamak mümkünken,
Yaşayamamış olmakta...
25 Kasım 2009 Çarşamba
SEN...
Sen,
Öyle güzeldin ki,
Günüme güneş, geceme ay seninle doğuyor,
Günbatımı senden haber bekliyordu...
Sen varken,
Seni sensiz de yaşarken,
Sen gidince, kendimi de kaybettim...
Ve biliyorum ki,
Bir gün yeniden çıkıp gelecek,
Beni de bana geri getireceksin...
Memo, 2009
Öyle güzeldin ki,
Günüme güneş, geceme ay seninle doğuyor,
Günbatımı senden haber bekliyordu...
Sen varken,
Seni sensiz de yaşarken,
Sen gidince, kendimi de kaybettim...
Ve biliyorum ki,
Bir gün yeniden çıkıp gelecek,
Beni de bana geri getireceksin...
Memo, 2009
22 Kasım 2009 Pazar
70 Yıllık Bir Şarkı..."ALL THE THINGS YOU ARE"....."Oldugun Her sey"
1939' da yazılmış bir şarkı, "All The Things You Are".
Jerome Kern, çok ünlü bir şarkı sözü yazarı, özellikle de son derece melodik şarkılar yazmasıyla ünlü, ama aynı başarıyı yazdığı son Broadway müzikalinde yakalayamamış maalesef. Buna rağmen pek çok müzikal yazmış, bazılarıyla önemli ödüller almış, özellikle de "The Way You Look Tonight", "The Last Time I Saw Paris", "Dearly Beloved", ya da "Long Ago" gibi şarkılarla müthiş başarılar elde etmiş.
"All The Things You Are" ın da içinde yer aldığı "Very Warm For May" isimli müzikalinin ilk iki gösterimini toplam 20 kişi seyredince, "Patronlar" müzikalin üçüncü gösterimine kadar bile beklemeden caaanım şarkıların ve müzikalin fişini çekiyorlar.
Bu şarkıyı zamanında Ella Fitzgerald da dahil olmak üzere pek çok kişi seslendiriyor, bir çoğunu da dinledim. Hepsi de güzeldi, ama hiçbiri son dinlediğimki kadar güzel değildi !
Clare Teal' in "Get Happy" albümünden bahsetmiştim son yazımda.
İnanılmaz bir sesi var Clare Teal' in, albümde kendi besteleri de var, ama "Cheek to Cheek", "Moondance" ve de "All The Things You Are" gibi eski şarkıları da öylesine söylemiş ki, sanki yeni şarkılar dinliyormuşum gibi heyecanlandım bu şarkıları dinlerken.
Ama özellikle "All The Things You Are" ' ın şarkı sözleri muhteşem, mutlaka buraya yazmam gerekiyor gibi hissettim.
ALL THE THINGS YOU ARE
Time and again I’ve longed for adventure,
Something to make my heart beat the faster.
What did I long for I never really knew.
Finding your love I’ve found my adventure,
Touching your hand, my heart beats the faster,
All that I want in all of this world is you.
You are the promised kiss of springtime
That makes the lonely winter seem long.
You are the breathless hush of evening
That trembles on the brink of a lovely song.
You are the angel glow that lights a star,
The dearest things I know are what you are.
Some day my happy arms will hold you,
And some day I’ll know that moment divine,
When all the things you are, are mine!
Aşkı, sevgiyi son derece sade bir dille, ama bir o kadar da etkileyici anlatmayı başarabilen, sımsıcak ve çok içten bir itiraf bu bence.
Aradığı aşkı bulan, ve bunun huzuruyla, belki de coşkusuyla içindeki duyguları, yaşadığı aşkın yarattığı tatmin duygusunu, bunu ona yaşatanla paylaşmak...
Bundan daha güzel bir sevgi, bu paylaşımdan daha yüce bir aşk düşünemiyorum !...
20 Kasım 2009 Cuma
Dün gece bir albüm dinledim, çok heyecanlandım...
Dün uzun zaman sonra Istiklal Caddesi' nde bizim okulun - Alman Lisesi - yanındaki Lale Plak' a yani Hakan Abi' ye uğradım.
Hem bir merhaba demek, hem de varsa yeni ve değişik birşeyler dinlemek için...
Hakan Abi de bildiği için benim nelerden hoşlandığımı, birkaç albüm dinletti, vokal jazz, klasik jazz ile modern entrümanların kullanımıyla ortaya karışık, ama bu sefer heyecanlanmadım nedense.
O anda Hakan Abi' nin inanılmaz zengin CD tezgahında tek bir CD' ye gözüm takıldı, Clare Teal.
Daha önce bir kere bir arkadaşımın arabasında dinlemiştim, o anda hatırladım, ve çok beğenmiştim.
Hakan Abi de anlamış olacak ki benim heyecanımı, benden önce o atladı CD' ye, zira anladı neye takıldığımı, "e ben sana onu verdim diye hatırlıyorum, o yüzden çıkarmadım" demez mi :)
Büyük bir heyecanla eve geldim, önce yiyecek birşeyler hazırladım, zira jazz aç karnına çekilmez, değerini bulmaz, çalan zil karından mı geliyor yoksa çalan albümden mi, anlayamazsın.
Sonra ritüel gereği ışıkları kapattım, CD' yi koydum, ve en sevdiğim koltuğuma oturup Clare Teal' i dinledim.
Harika bir ses, müthiş besteler, ve çok dinamik bir orkestra.
Kelimenin tam anlamıyla, heyecan verici.
Mutlaka dinleyin derim, ben çok etkilendim...
Hem bir merhaba demek, hem de varsa yeni ve değişik birşeyler dinlemek için...
Hakan Abi de bildiği için benim nelerden hoşlandığımı, birkaç albüm dinletti, vokal jazz, klasik jazz ile modern entrümanların kullanımıyla ortaya karışık, ama bu sefer heyecanlanmadım nedense.
O anda Hakan Abi' nin inanılmaz zengin CD tezgahında tek bir CD' ye gözüm takıldı, Clare Teal.
Daha önce bir kere bir arkadaşımın arabasında dinlemiştim, o anda hatırladım, ve çok beğenmiştim.
Hakan Abi de anlamış olacak ki benim heyecanımı, benden önce o atladı CD' ye, zira anladı neye takıldığımı, "e ben sana onu verdim diye hatırlıyorum, o yüzden çıkarmadım" demez mi :)
Büyük bir heyecanla eve geldim, önce yiyecek birşeyler hazırladım, zira jazz aç karnına çekilmez, değerini bulmaz, çalan zil karından mı geliyor yoksa çalan albümden mi, anlayamazsın.
Sonra ritüel gereği ışıkları kapattım, CD' yi koydum, ve en sevdiğim koltuğuma oturup Clare Teal' i dinledim.
Harika bir ses, müthiş besteler, ve çok dinamik bir orkestra.
Kelimenin tam anlamıyla, heyecan verici.
Mutlaka dinleyin derim, ben çok etkilendim...
Kızıyorum, Kızıyorsun, Kızıyor...
Ama gerçekten çok kızıyorum, sen de çok kızıyorsun, hele o, o kızgınlıktan kendini kaybetmek üzere...
Peki kime, neden ?
Sizi bilmiyorum ama ben en çok kendime kızıyorum. Ve biliyorum ki, bu aslında pek de sık rastlanan bir durum değil, zira yaşadığımız herhangi bir şey için başkalarını sorumlu tutmak, başımıza gelen herhangi bir olay için suçu (!) başkasına atmak en kolay seçenekken, ben tabii ki zor olanı seçerek, genelde sorumluluğu %100 üzerine alan o azınlıktanım.
Haa bunun için biri bana madalya mı taktı, ya da takmayı vaat etti ?
Yooo, bildiğim kadarıyla şu ana kadar bana bu konuda ulaşan bir bilgi yok. Gelirse tabii ki seve seve kabul ederim, ama olay o değil.
Olay şu ki, iş artık çığrından çıkmış vaziyette.
Nasıl mı ?
Şöyle ki, bir insan yaşadığı her ama her şey için kendini sorumlu tutarsa - ilk başta kulağa gayet hoş geldiğini itiraf etmeliyim, çok karizmatik ve havalı duruyor, ama olaylar karşısında genel olarak hissedilenler ve sahip olunan enerji düzeyi ise hayal kırıklığı ve bir süre sonra da tatminsizlik boyutuna ulaşınca - işte o zaman bu karizmatik ve yakışıklı “ruh-beden-akıl üçlemesi” bilgisayar diliyle “ERROR” yani hata vermeye başlıyor.
E bunu, bilgisayar gibi kapatıp yeniden açmak da mümkün değil sanırım, zira ben deniyorum ama beceremiyorum. Ne zaman kapatıp açsam, kaldığı yerden devam ediyor, özellikle de ruh ve akıl kısımları. Bunu “reset”lemenin bir yolunu bulan, ya da bilen varsa, Allah rızası için bana da söylesin, söyleyenin hakikaten 40 yıl olmasa bile, birkaç yıl kölesi olabilirim.
Bu süre içerisinde öğrendiğim bir şey var ki, o da kızdığım zaman - ki eskiden kızdığımın bile farkında değildim, “ben hiç kızmam ki !” falan gibi saçma iddialar peşindeydim - artık eskisi gibi kızgınlığımı görmezden gelmemek, onu kabul edip bağrıma basıp “aman da aman, ne de acı acı kızarmışım, hani de benim....” falan gibi garip oyunlarla onu kabul etmeye çalışıyorum hala.
Bu konuda en çok kızgınlığını ulu orta ona buna bağırıp çağıran ve böylece akşam evine gittiğinde içinde en ufak bir sinir zerresi bile bırakmamış olan insanları takdir ediyorum, gerçekten.
Belki o an itibarıyla pek sevimli görünmüyorlar, hatta “eh bu da sağlam bir dayağı haketti!” gibisinden tepkiler de çekiyor olabilirler, ama en azından varsa kızgınlığını içinde tutmuyor olması, onun açısından son derece olumlu görülebilir, yani görmek isteyene...
Ama ben yine de galiba öyle olmayı seçmiyorum, ehhh sonucuna da katlanacağım, n’apalım...
Peki kime, neden ?
Sizi bilmiyorum ama ben en çok kendime kızıyorum. Ve biliyorum ki, bu aslında pek de sık rastlanan bir durum değil, zira yaşadığımız herhangi bir şey için başkalarını sorumlu tutmak, başımıza gelen herhangi bir olay için suçu (!) başkasına atmak en kolay seçenekken, ben tabii ki zor olanı seçerek, genelde sorumluluğu %100 üzerine alan o azınlıktanım.
Haa bunun için biri bana madalya mı taktı, ya da takmayı vaat etti ?
Yooo, bildiğim kadarıyla şu ana kadar bana bu konuda ulaşan bir bilgi yok. Gelirse tabii ki seve seve kabul ederim, ama olay o değil.
Olay şu ki, iş artık çığrından çıkmış vaziyette.
Nasıl mı ?
Şöyle ki, bir insan yaşadığı her ama her şey için kendini sorumlu tutarsa - ilk başta kulağa gayet hoş geldiğini itiraf etmeliyim, çok karizmatik ve havalı duruyor, ama olaylar karşısında genel olarak hissedilenler ve sahip olunan enerji düzeyi ise hayal kırıklığı ve bir süre sonra da tatminsizlik boyutuna ulaşınca - işte o zaman bu karizmatik ve yakışıklı “ruh-beden-akıl üçlemesi” bilgisayar diliyle “ERROR” yani hata vermeye başlıyor.
E bunu, bilgisayar gibi kapatıp yeniden açmak da mümkün değil sanırım, zira ben deniyorum ama beceremiyorum. Ne zaman kapatıp açsam, kaldığı yerden devam ediyor, özellikle de ruh ve akıl kısımları. Bunu “reset”lemenin bir yolunu bulan, ya da bilen varsa, Allah rızası için bana da söylesin, söyleyenin hakikaten 40 yıl olmasa bile, birkaç yıl kölesi olabilirim.
Bu süre içerisinde öğrendiğim bir şey var ki, o da kızdığım zaman - ki eskiden kızdığımın bile farkında değildim, “ben hiç kızmam ki !” falan gibi saçma iddialar peşindeydim - artık eskisi gibi kızgınlığımı görmezden gelmemek, onu kabul edip bağrıma basıp “aman da aman, ne de acı acı kızarmışım, hani de benim....” falan gibi garip oyunlarla onu kabul etmeye çalışıyorum hala.
Bu konuda en çok kızgınlığını ulu orta ona buna bağırıp çağıran ve böylece akşam evine gittiğinde içinde en ufak bir sinir zerresi bile bırakmamış olan insanları takdir ediyorum, gerçekten.
Belki o an itibarıyla pek sevimli görünmüyorlar, hatta “eh bu da sağlam bir dayağı haketti!” gibisinden tepkiler de çekiyor olabilirler, ama en azından varsa kızgınlığını içinde tutmuyor olması, onun açısından son derece olumlu görülebilir, yani görmek isteyene...
Ama ben yine de galiba öyle olmayı seçmiyorum, ehhh sonucuna da katlanacağım, n’apalım...
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
