27 Ekim 2009 Salı

Porto' ya gideriken...

Sabahın erken saatlerinde kalkıp ne zamandır doğru dürüst bir şey yazamadığımın farkında olarak, en azından birkaç satır yazma ihtiyacı hissettim, ve Lizbon' da özellikle son günümüzde gittiğimiz Sintra' ya değinmeden edemedim.

Gerçekten rüya gibi bir yerdi, ve kolay kolay unutacağımı hiç sanmıyorum orayı. Ve bence herkesin hayatında bir kere gidip, o kaleye çıkmasını ve kalenin duvarlarında yürürken Atlantik Okyanusu' nu seyredip, okyanusu dinlemelerini öneririm.

Evet saatler 11:00' i gösterdiğinde, ben trenime binmek üzere Lizbon Santa Apollonia tren istasyonundaki yerimi almış, trenin kalkış saati olan 11:30' u beklemeye koyulmuştum.





Tren tam saatinde hareket etti, ve yaklaşık 3 saat sonra Porto Campanha tren istasyonuna vardık.





Benim kalacağım hostel, şehir merkezinde olduğundan, Campanha' dan şehir merkezindeki ana tren istasyonu olan Sao Bento' ya gitmem gerektiğini öğrenip, o treni bekledim, ve yaklaşık 5 dakika sonraki trenle şehir merkezine indim.



Kalacağım hosteli bulmak çok kolay oldu, zira şehrin tam göbeğinde, ve ulaşım acaip kolaydı. Bu arada bundan sonra yurtdışı seyahatlerimde sürekli olarak hostelde kalmayı tercih edeceğimi şimdiden söyleyebilirim, ve bunun için en güzel kaynak da http://www.hostelworld.com/ . Bu seyahatte edindiğim en önemli kazanımların başında kesinlikle hostelde kalma deneyimi geliyor diyebilirim, o kadar çok insanla tanıştım, o kadar insanla iletişim kurdum ki, şimdiden beni misafir etmek isteyen Israil, Avustralya, Amerika, Isviçre ve Kanada' dan arkadaşlarım oldu, gerçekten inanılmaz, ve özellikle bu yolculuğumun ana fikriyle de o kadar uydu ki...

İşte size Porto' da kaldığım hostelden bazı manzaralar :


Burası mutfak, dışarıda bir bahçesi bile var, ve de muhteşem bir kedi..
Sabah kahvaltısı ve akşam yemeğinde kalan herkes masanın etrafında takılıyor, büyük bir aile gibi, harikaydı...


6 kişilik koğuşta, kalan tek erkek olarak ne kadar şanslı olduğumu tahmin edebiliyorsunuz herhalde :)
2 Avustralyalı, 1 Israilli ve 1 Amerikalı kız ile aynı koğuşta kaldım, ama gece hakkında başka detay vermeyeceğim, ısrar etmeyin...

Hostele yerleştikten sonra, kendimi dışarı attım, ve vurdum yokuş aşağı kendimi, Zafer Meydanı' na doğru.





Kahraman saydıkları IV.Pedro Anıtı

Buradan daha da aşağıya, sahile doğru inerken, genel olarak her şehirde olan, ama benim hiç binmeyi tercih etmediğim "City Seihtseing Tour" otobüsünün yanında kendimi haritada kaybolmuş şekilde buldum. Onlar beni, ben de onlari farketmiş olacağız ki aynı anda, otobüsün şoförü bana gitmek istediğim yeri tarif edebileceğimi söyledi. Ama benim spesifik olarak gitmek istediğim herhangi bir yer olmadığından, bu bir işaret diyerek, attım kendimi otobüse, ve "Hadi bu sefer de siz gezdirin bakalım beni !" deyiverdim.




Rio Douro - Douro Nehri boyunca otobüs bizi pek çok önemli yapıtın önünden geçirdi, bir yandan da kulağımızda kulaklıklarımızdan neyin ne olduğunu anlamaya çalıştık :)


Okyanus kıyısındaki meşhur fenermiş bu da, burada bilmem kaç yılında bir deniz kazası olmuş, onun anısına yapmışlar bu feneri..

Yaklaşık 1,5 saatlik gezinin sonunda, otobüs bizi yine şehir merkezine bıraktı. Akşam yemeğini ne yapsam, ne etsem, fazla da aç değilim diye düşünürken, önce hostele dönüp bir duş alıp sonrasında bakarım diyerek hostele geri döndüm.

Hostele döndüğümde aynı odada kaldığım Israilli Daphne benim yatağımdaki Hard Rock Cafe Madrid t-shirt' ümü görmüş, ve "biz de Madrid' e gidiyoruz, n' olur bize biraz anlatsana, nereye gidelim, nereleri görelim, biz de sana Porto hakkında bilgiler veririz..." deyince, oturduk hepberaber, ben onlara Madrid' i anlattım, hatta Madrid haritamı verdim, zira gittiğim her şehirde mutlaka bir yol planı çiziyor ve o plana göre geziyordum, mühendisim yaa tamamen ondan, planlı programlı çalışıyoruz, e o kadar da olsun yani, neyse, onlar da bana Porto' da nereleri görmem gerektiği hakkında bilgiler verdiler.

Bir bakmışız ki, saat akşam 10 olmuş. Sohbet, muhabbet derken yorgunluktan kafamın düşmeye başladığı saat 11 civarı, "kızlar, benden bu kadar, ben yatıyorum" diyerek ranzamın üst kısmındaki yatağıma huzur içinde yattım, kulağımda ipod, ve fonda Bruce Springsteen' den "Oh Mary, Don't you weep" eşliğinde öyle çabuk uykuya dalmışım ki, şarkının sonlarını hatırlamıyorum bile...

Iyi geceler, yarın görüşürüz...

PS: Bu arada Salı günü de Porto'dayım, Çarşamba günü öğlen uçağı ile önce Brüksel' e, oradan da Prag' a geçiyor, ve arkadaşlarımla orada buluşuyorum.

PS 2: Yaz başında yapmış olduğum Prag-Viyana seferinde trende tanıştığım arkadaşımla da mailleştik, onunla da buluşuyor olacağım Prag' da...

26 Ekim 2009 Pazartesi

Lizbon' a dair...

Lizbon hakkında hiçbir şey yazamadığımın farkındayım.
Biraz üşengeçlik, biraz da yorgunluktan sanırım.
Ehhh, yaş 34, ve aşağı yukarı 12 gündür sürekli yollardayım.
Öyle 20' li yaşlardaki enerji de kalmamış galiba, hal böyle olunca da insan sürekli aynı motivasyonda kalamıyor.

Lizbon hakkında aslında söylenecek çök fazla bir şey yok.
Açık söylemek gerekirse, çok beğendiğimi söyleyemeyeceğim şehri.
Özellikle haftasonu daha bir hareketli, ve eğlenceli olduğu kesin.
Ama birkaç meydan dışında, şehrin öyle aman aman bir etkileyiciliği yok gibi geldi bana.
Bir tek dün gittiğim Sintra bölgesine hayran kaldım.

Şehir merkezinden trenle 40 dakika mesafede, tam bir cennet masalı.
Araplar' ın etkisinde oldukları dönemde yaptırılan Pena Kalesi, gerçekten görülmesi gereken, ve Lizbon' a tepeden bakarak Atlantik Okyanusu' nu görebildiğiniz hatta Okyanusu dinleyebildiğiniz inanılmaz bir yer.
Gerçek bir cennet diyebilirim.
Zaten bu yüzden de inanılmaz turist çekiyor.
Dün günlerden de Pazar olunca, müthiş bir kalabalık vardı bölgede.

İşte size Sintra' daki orman ve kaleden bazı etkileyici resimler :


Sintra treni



Kalenin alt tarafındaki giriş kapısından girdiğinizde sizi muhteşem bir bahçe karşılıyor, oradan tekrar otobüsle kaleye çıkıyorsunuz


Kaleye doğru yürüyoruz


Kaleye bu kemerden giriyoruz, Arap çöllerindeki saraylarda gibiyiz :)



Kalenin bahçesinden görünüm


Muhteşem bir görüntü


Ve işte kalenin terasından muhteşem Atlantik Okyanusu manzarası
Keşke size dalgaların sesini de dinletebilsem...

İşte bir Pazar günü Lizbon' un yakınlarındaki Sintra bölgesinde böyle geçti. Daha sonra Lizbon' a geri döndüm. Ve sonrası biraz can sıkıcıydı, ama bu detaya girmeyeceğim.
Ayrılıklar her zaman zordur, bunu son dönemlerde en sık yaşayanların başında geliyorum herhalde. Ve hala tam olarak olayı anlayamamış olacağım ki, dün geceden beri içimi kemiren, ve daha düne kadar festival havasında takılan ruhumu bir anda yasa boğan bir böcek dolaşıyor içimde. Gerçi o böceğin ne olduğunu da çok iyi biliyorum, geçmiş tecrübelerden yola çıkarak beni korumaya çalıştığını sanan EGO' mdan başkası değil.

Sonuçta yola devam etmek gerekiyor, ve ben yaklaşık 2 saat sonraki trenle Lizbon' dan Porto' ya geçiyorum. Sonrasını hep birlikte göreceğiz.

Şimdilik benden bu kadar...

23 Ekim 2009 Cuma

332 Sefer Sayılı Madrid - Lizbon Treni ve Lizbon' a Varış...

Yer : Madrid Chamartin Tren Istasyonu
Istikamet : Lizbon Santa Apollonia Tren Istasyonu
Sebep : Gülelim eğlenelim, gezelim öğrenelim...

Akşam saatlerimiz 22' yi gösterdiğinde - trenin kalkış saati 22:25 bu arada - Madrid Chamartin trenin istasyonunda, Lizbon treninin hangi perondan kalkacağını görmek için yerimi almış beklerken, saat 22:10 oldu, ve hala ses seda yoktu...


Bir merak bekliyoruz trenin hangi perondan kalkacağını


Bu bekleme anında insanın canı kahve çekiyor tabii ki...

Hatta bir ara kendi kendime "Memo, daha önce saçma sapan uçak kaçırma maceraların var, aynısını yoksa burda da mı tekrarlıyorsun" diye konuştuğumu farkedince, hemen olaya müdahale ettim, zira aslında o geçmiş faydalı (!) tecrübeleri bana hatırlatanın kendim değil, tamamıyla EGO' m olduğunu anlamıştım.
Dolayısıyla "merak etme, burası Avrupa, 5 dakika kala da olsa, yazar birazdan, ve tren de zamanında kalkar" telkinlerim işe yaramış olacak, gerçekten de 5 dakika geçmeden trenimizin 13 numaralı perondan kalkacağı açıklandı, ve ben de diğer bütün yolcular gibi trenin yolunu tuttum.



Trene yürürken "acaba bu sefer nasıl bir trenle karşılacağım bakalım ?" sorusu kafamda belli belirsiz dolaşırken, kendimi tamamıyla evrene teslim etmeyi seçerek, "trenin nasıl olacağından sana ne, sonuçta seni Lizbon' a götürüyor mu, sen ona bak !" diye kestirip atmayı seçtim, ve çok da iyi yaptım...

Trenin 38 numaralı turist vagonunda 5B numaralı koltuğa geldiğimde, yanımdaki koltukta oturan kıza hafif bir tebessümle selamımı çaktım, yerime oturdum, kitabımı, defterimi, ipod' umu, ve fotoğraf makinamı önüme alarak, başladım ipod' umda çalan Frank Sinatra ile birlikte My Way, Moon River, Love and Marriage, Singing in the Rain ve New York, New York söylemeye, kitabımı keyifle okumaya, ve arada bir de aklıma geldikçe aklıma gelenleri defterime yazmaya.

Yolculuk epey uzundu, ve ben genel olarak trenlerde ve otobüslerde uyuyamadığım ama genelde yanımdakiler fosur fosur uyuduğu için, doğal olarak yalnız bir yolculuk oldu benim için. Ama zaten bu yolculuğun da amacı bu değil miydi...



Neyse, sabah saat 07:30 sularında, trenimiz Lizbon Santa Apollonia tren istasyonuna giriş yaptı.


Sonunda geldik, ama nereye geldik, neden geldik, biz burada napıyoruz, bir garip durumdayız...
Ama tabii ki gülüyoruz..


This is Molly, from US California,
and Molly, this is everyone from Turkey...


Ve bu da Lizbon' da güneşin doğuşu

Trenden çıkıp otelimi bulmaya gitmeden önce birşeyler yiyip kahve içmek için bir pastaneye girdim, ve pastanede de kalacağımın otelin nerede olduğunu sorduğumda acı gerçekle yüzleştim : Kandırılmıştım, zira internetten yaptırmış olduğum rezervasyonda otel gayet sahilde görünürken, anlaşıldı ki, otel sahilden yaklaşık yarım saatlik bir mesafede, şehrin epey bir içlerindeymiş.

PS - this is just for Molly, hey everyone, don' t read this part, please, I' m talking to Molly right now : Molly, I was telling that, how I get pissed off, and how you saved my life...

Anyway, aman yani, her neyse, "Şimdi taaa oraya kim gider" diyerek, tabii pastanedeki adamın da "önce şu tramvaya bin, bilmem ne durağında in, oradan karşıya geç ve bilmem ne numaralı otobüse bin, çok kolay, en fazla yarım saat" sürer şeklindeki otele ne kadar kolay (!) ulaşabileceğimle ilgili verdiği bilgilerin de gözümü korkutmasıyla, yaptırmış olduğum rezervasyon sebebiyle bu geceki konaklama paramı da yakmak uğruna, hemen pastanenin karşısındaki hostele geceliği 14 €' ya girdim !
Hayatımda ilk defa bu deneyimi yaşayacak olmak bir yandan beni korkutmakla birlikte, yolculuğun amacının bu olduğunu yeniden kendime hatırlatarak, endişelerimi hemen biraraya toparlayıp en yakın çöp kovasına boşalttım. Şimdi onları oradan kim temizler, o da beni hiiiiçççç ilgilendirmiyo..

Otele, pardon hostele eşyalarımı bıraktıktan sonra, Molly ile Lizbon Kalesi' ne gitmeye karar verdik. Bu arada benim fotoğraf makinemin pili bittiği için kale fotoğraflarının hepsi Molly' de, ondan alınca buraya koyucam.

Ama kaleye gidinceye kadar çektiğim resimlerden işte bazıları :







Bunların ne olduklarını ise, ne siz sorun, ne de ben söyleyeyim, zira ben de bilmiyorum, henüz dersimi çalışamadım, dün gece elektrikler kesikti trende...

Evet efendim, Lizbon' daki ilk günüm bu şekilde başladı. Şu anda hostelde bu satırları size yazıyorum. Biraz uyuduktan sonra, akşam yemeği için dışarı çıkacağım.

See yaaaa...-bunun Portekizcesini henüz öğrenemedim, o yüzden Ingilizceye döndüm, çaktırmayın...

22 Ekim 2009 Perşembe

Istikamet : Lizbon - Portekiz

Bu akşam itibarıyla Madrid' den ayrılıyorum.
Lizbon tren biletimi aldım, ve akşam saat 22:25 treniyle yola çıkıyorum.
Tahminen yarın sabah 08:00 gibi tren Lizbon Santa Apolonia istasyonuna varmış olacak.
Sonrası bundan önce de olduğu gibi, belirsiz.
Ve neler olacağını yaşayıp göreceğiz.
Lizbon sonrası için bildiğiniz, gördüğünüz, tavsiye edeceğiniz yerler varsa, her türlü öneriye açığım.
Yolculuğun amacı ve güzelliği de bu zaten.
O an canım nereye isterse, oraya gideceğim.

Örneğin bugün bir öneri geldi, Lizbon' dan Fas' a geçmem konusunda.
Bakalım, hele bir Lizbon' a gideyim, bir orayı gezeyim, havayı bir koklayayım, sonrasına zamanı gelince bakarım.

Madrid' den de güzel anılar, bol alkol ve bol yemekle ayrılıyor, yeni maceralar için Portekiz' in yolunu tutuyorum.

Görüşürüz...

Madrid 2.Gün

Hola - "ola !" diye okunuyor, "merhaba" anlamında, baştaki "h" harfini söylemiyorsunuz, aklınızda olsun, yarın öbür gün gelirsiniz falan...

Öncelikle dünden borcum olan birkaç Madrid fotoğrafıyla başlayayım, zira bakıyorum da fotoğraf koymayınca okuyan da yorum yazan da az oluyor, reyting düşüyor...


Plaza Mayor - Geniş sundurmalar ve Arnavut kaldırımları ile döşenmiş bu meydan 200 m' ye 100 m imiş.17.yy' ın başında yapılmış, ve zamanında Ispanyol engizisyon mahkemeleri burada yapılır, infazlar da bu meydanda gerçekleştirilirmiş, na vahşet !!! Sonraları bu meydanı şenlikler ve kutlamalar için kullanmaya başlamışlar.





Puerta del Sol - bu da Madrid' in en işlek meydanı, ve aynı zamanda yüzyıllardır kentin ticaret merkeziymiş. On cadde bu meydanda kesişiyor, ve burası sıfır noktası olarak kabul ediliyor.



Meydanda en çok dikkat çekenlerin başında da, Ispanyollar' ın meşhur sherry markası Tio Pepe reklamı.
Herkes bunun altında resim çektiriyor, ve meydanın gayri resmi sponsoru gibi...

Madrid' deki ikinci günüm de yine ilk günüm gibi yağmurlu geçti. Ama şahsen yağmurla ilgili herhangi bir sorunum olmadığından, şeker de olmayıp erimeyeceğime göre, biz yolumuza bakalım diyerek vurdum kendimi yine yollara. Bu sefer mmüthiş bir güzergah planı yaptım kendime, uyup uymayacağımdan emin olmayarak, ama günün sonunda baktım ki, gayet de uymuşum plana, ve hatta tamı tamına gezmişim her yeri...

Bugün gezdiğim yerleri sırasıyla sayacak olursak ; Plaza de Colon, Biblioteca Nacional, Museo Arquelogico, Puerto de Alcala, Plaza de la Cibeles, Fuente de Apollo, Museo Thyssen, Fuente de Neptuno, Plaza Canovas del Castello, Museo del Prado, Estascion de Atocha, Centro de Arte Reina Sofia, Plaza Mayor ve Puerto del Sol...Daha ne olsun zaten, görüp görebileceğiniz yerlerin tamamı neredeyse bunlar, bir de bunlara ilave görülecek Parque del Buen Retiro ve Palacio Real var.

Önce ilk durağımıza giderken karşılaştığım birkaç ilginç fotoğraf ile başlamak istiyorum.


Endülüs tarzı bir tapas bar, ve mezeleri nefis, ben dün akşam denedim, ordan biliyorum...


Hiçbir anlam veremediğim, sorduğum kimsenin de ne anlamı olduğunu bilmediği bir heykel :)

Ilk durağımız Plaza de Colon. Buradan başlama sebebim, şehrin kuzeydoğu bölümünün merkezi olması.
Madrid' i tasarlarken şehir planlamacısı çok meşhur bir adamları varmış, adını hatırlamıyorum, adam öyle bir planlamış ki, şehri kuzeyden güneye ortadan ikiye, doğudan batıya da yine ikiye bölerek toplamda Madrid şehir merkezini 4 bölgeye ayırmış. Şehrin enlemesine ortasından geçen cadde, batıdan doğuya doğru Gran Via olarak geliyor, tam orta noktadan sonra Calle de Alcala olarak devam ediyor. Dolayısıyla her yer bu iki caddeye göre kolaylıkla bulunabiliyor. Aynı şekilde kuzey ve güney için de yine referans noktaları alınarak, gideceğiniz yeri bulmanız an meselesi.

Şehrin en geniş açık alanlarından olan bu alandaki heykel, tıpkı Barselona' da da olduğu gibi Kristof Kolomb' a ithafen yapılmış, ve heykelin yapım yılı 1885, ve Yeni Dünya' nın keşfini betimliyor bu heykel. Ama siz resimde bu heykeli göremiyorsunuz, çünkü yol çalışması sebebiyle üstünü örtmüşler - resimde Ispanya bayrağının hemen sağında kaplanmış olan heykel - .
Zaten şehir tam bir şantiye, her yerde bir yol çalışması, kaldırım diye bir şey yok, felaket bir halde koca Madrid !!!



Oradan artık şehirn güneyine doğru dönüp Passo Recolettos' tan aşağıya doğru inmeye başlıyoruz.

Bu arada karşıma çıkan şu heykeli fotoğrafını koymazsam olmaz, zira şehrin bu şantiye haline o bile isyan etmiş gibi geldi bana, bilmem siz ne dersiniz...


"Vay başıma gelenler, bu günleri de mi görecektik" diyor sanki...

Karşımıza ilk gelen - peki tamam, sağ tarafınızda göreceğiniz bina - Ulusal kütüphane, nam-ı diğer Biblioteca Nacional. Maalesef Madrid' deki hiçbir binanın içinde fotoğraf çekimine izin verilmiyor. Dolayısıyla sadece kapılarında sizin için poz verebildim. Aslında kütüphanedeki Seferad fotoğraf sergisinde kaçak kaçak çekiyordum ki, yakalandım, "ben turistim, anlamıyorum ne yazdığınız, sizi de anlamıyorum" falan diye yırttım...





Bu arada Seferadlar, 1492' den 1950' lere kadar Ispanya dışında yaşamak zorunda kalmış olan Ispanyol kökenli Yahudiler. 1492' de Ispanya dışına sürülmüşler, ve o zamandan itibaren yaklaşık 450 yıl boyunca Ispanya' ya hiç dönememiş, bu arada çoğunluğu Israil' e, kalanları da dünyanın dört bir yanına dağılmışlar. Ne zaman ki Franco öbür dünyaya tayin olmuş, zavallım Seferadlar' a o zaman "hadi buyrun, gelin geri" demişler, ama onlar da gururlu çocuklarmış valla helal olsun, çoğu dönmemiş...

Sonraki durağımız da, kütüphanenin hemen arka köşesindeki ulusal antrepoloji müzesi. Normald hiç işim olmaz bu konuyla, ama ne hikmetse, içeri girdim, ve bir ilgimi çekti, anlatamam..



Demek ki sorun bende değilmiş, anlatanlardaymış. Adamlar öyle güzel yazmışlar ki, okumaya doyamadım. Tarih öncesi çağlardan yani 1,2 milyon yıl öncesinden başlayıp, günümüze kadar insanoğlunun gelişimini Yunan uygarlıkları, Roma uygarlıkları, Mısır ve doğu uygarlıkları şeklinde öyle güzel anlatmışlar ki, bayıldım, bayıldım...

Burayı da terkedip yola devam edince, önümüze Puerta de Alcala kapısı geliyor, şehrin doğusunu batıya bağlayan ve kuzey ile güneyi ortadan ayıran geçiş yeri burası..



Buradan tekrar batıya dönüp, müzelerin olduğu ana bulvara, Passeo del Prado' ya geçiyor, ve bu arada acıkan karnımı harika bir Ispanyol öğle yemeği menüsü ile doyuruyorum.


Standart bir Ispanyol öğle yemeği : platos complatados



Plaza de La Cibeles

Plaza de La Cibeles' deki ortadaki heykel, Madrid' in en sevilen sembollerinden biri olan Yunan bereket tanrıçası Kibele' ye ait. Bu heykelde Kibele, iki aslan tarafından çekilen bir arabada otururken tasvir edilmiş.


Palacio de Communicaciones - Madrid Postanesi

Meydandaki Madrid Merkez Postanesi, bir postaneden çok bir sarayı andırıyor. Binanın yapım yılı 1919, ve yakın zamanda buraya belediye yerleşecekmiş.

Parktan aşağı yürüyerek, Thyssen müzesinin de olduğu meydana geliyoruz, ve ilk gözümüze çarpan Fuente de Neptuno, yani Neptun çeşmesi. Bu bölge, Avrupa' nın en önemli 3 müzesini aynı anda barındıran çok önemli bir yer : Museo Thyssen, Museo del Prado ve modern sanatlar müzesi Centro del Arte Sofia Reina. Ancak maalesef bu müzelerin hiçbirinde fotoğraf çektirmiyorlar, üzgünüm, kendiniz gelip göreceksiniz. Haaa unutmadan, özellikle Prado müzesi akşam saat 6' dan sonra beleş, önemli bir detay...


Thyssen Müzesi - 1992' de açılmış bu müze, ve söylediklerine göre Ingiltere Kraliçesi Elizabeth' inkinden sonra bir şahsa ait olan ne geniş koleksiyona sahipmiş. 13.yy' dan günümüze kadar pek çok eser var içeride ; Rembrandt, Van Dyck, Durer, Monet, Renoir, Van Gogh ve daha daha...



Prado Müzesi - Madridliler bu müzeyle gurur duyuyor - niyeyse, pek anlamadım ! -
Dünyanın en büyük Ispanyol tabloları koleksiyonu var içeride, eeeee, yani ???
Zaten beni daha çok Ispanyol hazineleri cezbetti, o kadar altın, bronz, adamlar nerdeyse yiyecekleri yemekleri bile altına batırmışlar, yuhhhh yani...
Müze 1819' da Kraliyet Müzesi olarak açılmış ve 1868' de Prado Müzesi adını almış.
8600 tablo varmış içeride, ssen kaç tane gördün diye sorarsanız, 50-60 tane sonrası daraldım, kendimi dışarı zor attım :)



Değişik bir başka deneyim için, Prado müzesinden çıkıp aşağı doğru yürümeye devam edip, Plaza del Emperador Carlos V' e geldiğimizde sol tarafta kalan Botanik Bahçesine girdim.



Dünyanın dört bir yanından çiçek ve ağaçları getirip buraya dikmişler. Çok enteresan ağaçlar var, özellikle Afrika ve Uzakdoğu' ya ait bitki örtüleri gerçekten görülmeye değer...


Kendileri Japon olur, baksanıza nasıl çekilmiş dalları...


Bu da Güney Amerika' dan, ne de sıcak duruyor, turuncu turuncu...



Bahçeden de çıktıktan sonra, şehrin en büyük tren istasyonuna da uğramadan olmaz diyerek - ben de hazır gelmişken nereye gitsem acaba diye düşündüm ve birkaç aksiyonda bulundum, itiraf ediyorum... - istasyona girdim. Nerde bizim Haydarpaşa, nerde Estacion de Atocha, yorumu size bırakıyorum.





Burayı da terkettikten sonra, istasyondan artık şehir merkezine bir geri dönüş yapıyor, ve yol üzerindeki yukarıda da belirtmiş olduğum modern sanatlar müzesine de giriyorum. Ama artık müze görmekten daralmış durumdayım, acilen biraya ihtiyacım olduğunu söyleyebilirim...


Modern Sanatlar Müzesi - Reina Sofia

Buradan çıktığımda karnım çok acıkmış olduğu için - yalaaann, asıl canım bira istediği için - , ve artık ben de yarı Ispanyol sayıldığım için - bu arada saatimiz 5,5 falanı gösteriyor - kendime güzel bir ara öğün çekiyorum : bocadillo de calamares ve cerveza...Bildiğiniz ekmek arası kalamar, başka bir numarası yok...



Ve artık yeniden şehir merkezine dönüşe geçiyorum, zira artık saat 6' yı geçiyor, ve ben daha otele gidip duş alıp, üzerimi değiştirip biraz da dinlendikten sonra, akşam yemeği için Hard Rock Cafe Madrid' e gideceğim, ve bol bol içeceğim...

Bugünlük de bu kadar millet, yarın Madrid' den ayrılmayı planlıyorum. Ama nereye ve kaçta bilet bulurum, Allah kerim. Planım ise, yarın yani Perşembe akşamı treniyle Lizbon' a gitmek, dolayısıyla Cuma gecesini Lizbon' da geçirip daha sonra Porto' ya çıkmak, ve haftasonunu da Porto' da geçirmek.

Adios...