Oysa ne gariptir ki, çocukluğumuzda bize "onu öyle yapma !", "sakınnnnn! öyle yaparsan bak uff olur yavrum!" şeklinde nasihatlarla dolu yapmamız ve yapmamamız gerekenlerin bir listesini verirler elimize, ve tüm hayatımız boyunca da bu liste hayatımıza giren insanlar tarafından eklenen yeni yeni maddelerle uzar gider, bir süre sonra da artık listenin ne başını hatırlarız ne de sonunu...
Dolayısıyla benim bu noktada önerim, daha deneysel bir yaklaşımla, herşeyi de sıfırlayarak, tüm bildiklerimizi unutarak, ve hiçbir varsayımda bulunmadan, herşeyi yeni baştan deneyimleyerek sonuçlar çıkarmak suretiyle YAŞAMAYA YENİDEN BAŞLAMAK !...
Zira bence öğrenmenin en iyi yolu, yapmak, yaptığımızın sonucunu görmek, ve bu sonuçtan kendimize dersler çıkarmaktır...Tabi burada önemli olan, sonuçtan çıkardığınız dersin, gerçekten alınması gereken ders olup olmadığıdır. Ama yanlış dersi çıkrmış bile olsanız, bu hiç ders çıkarmamaktan yine de daha iyidir, çünkü en fazla ikinci ya da hadi diyelim üçüncü kez benzer hataları yaptınız, ve sonuçta mutsuz oldunuz, en nihayetinde esas dersi öyle ya da böyle alacaksınız.
Bunu hayatımızın her alanında uygulayabiliriz, uygulamalıyız, ve hatta zaten farkında olsak da olmasa da uyguluyoruz. Önemli olan, bunun farkına varıp varmadığımızdır. Zaten iyileşme ve gelişme sürecimiz de, bu farkına varma anından itibaren başlıyor ve zaman içerisinde de hız kazanıyor.
Ve bir süre sonra artık öyle bir seviyeye ulaşıyor ki insan, yaşadığı mutsuzluklar, üzüntüler, hissedilen acılar geliyor ve gidiyor. Bu o kadar hızlı oluyor ki, ve farkında olan insanlar da bunun geçici olduğunu bildiğinden, öyle anlarda da hayata karşı sevgi dolu kalmayı başarabiliyorlar..
Gerek işyerindeki birlikte çalıştığınız insanlar, gerekse özel hayatınızda sevginizi paylaştığınız eşiniz ya da sevgiliniz, ve bunlardan daha da öncesinde tabii ki evinizdeki aile yaşantınız, ve arkadaşlarınız ile olan ilişkilerinizde, hep hatalar yapmaktan korkar ve kaçarız. Ama korkutuğumuz çoğu şeyin başımıza gelmesi gibi, olmasını istemediğimiz çoğu sonucu da bir şekilde er ya da geç yaşarız. Önemli olan da zaten, işte o korktuğumuz sonucu yaşadıktan sonra yaptığımız ilk şeyin ne olduğu, ve bunun bizim başımıza neden geldiğinin doğru bir şekilde tahlilini yapabilmek.
Sonuçta hayat öyle çok kısa falan da değil bence, hayat pek çok hata yapabilmemiz ve hatta aynı hataları tekrar tekrar yapmamız için yeterince uzun. Yeter ki biz bu uzun hayata güvenip aynı hatayı tekrar tekrar yapmaktan bir noktada ayrılıp, mutluluk skalasının pozitif tarafından hayata yeniden dahil olacak şekilde deney parametrelerinde gerekli değişiklikleri yapacak cesareti gösterelim.
Yoksa aynı koşullar altında aynı deneyi yaparak farklı bir sonuç beklemek, Einstein' ın da dediği gibi, aptallıktan başka bir şey değil galiba...
Neden yaşıyorum ? Ben neden varım ? Her sabah uyanmak ve güne başlamak için iyi bir nedenim var mı ? İşte bütün bu sorular kafamda dans ededursun, ben yaşam amacımı bulmak için çıktım bir yolculuğa. Bu sebeple de yazıyorum işte öyle, içimden geldiğince ve de dilim döndüğünce...
27 Ocak 2010 Çarşamba
26 Ocak 2010 Salı
Sen Yalnızca Sensin !
Ne kadar zordur oysa ki, sadece ve sadece kendin olabilmek.
İçinde büyüdüğümüz çevre tarafından sürgüne gönderiliriz, kendimizden olabildiğince uzaklarda...
Ve o sürgün günlerinde bizim ne istediğimizden çok başkaları için ne yapmamız gerektiğine yoğunlaşır, kendimizi mutlu etmek yerine başkalarının mutluluğu için çrıpınır dururuz.
Sonunda ise öyle bir an gelir ki, o güne kadarki başkaları için bütün uğraşlarınızın, kendinizi feda etmelerin karşılığında elinizde sadece kırık bir kalp kalmıştır, ve kötü haber ise, o kalbin maalesef size ait olduğudur.
Duruma iyi yanından bakma yürekliliğini gösterebildiğimizde ise - yüreklilik diyorum çünkü genel olarak biz insanlar melankoliyi severiz, bizi üzen, uğruna rakı sofrası kurduracak olaylar bizim hayatımızın vazgeçilmez bir parçası olur, ve bundan vazgeçmek de öyle sanıldığı kadar kolay değildir -, o güne kadar başkaları için sarfettiğimiz çabanın birazını bile kendi hayatımızı güzelleştirmek için sarfettiğimizde, hayatımızdaki değişimin ne kadar güzel ve kökten sarsıcı olabileceğini görürüz.
Kökten sarsılmalar ise aslında iyidir, temelinizin ne kadar sağlam olduğunu test etmenize imkan tanır.
Ve amaç da zaten, köklerimizi hayatın mümkün olduğunca en derinlerine kadar salabilmektir.
Bunu başardığımızda, ne kadar sert rüzgarlar çıkarsa çıksın, ne fırtınalar koparsa kopsun, biz merkezimizde durmaya devam eder, sadece fırtınanın gücüyle sağa-sola ya da öne-arkaya eğiliriz, ve biliriz ki, fırtına dindiğinde hayat bizim için kaldığı yerden devam edecektir...
İçinde büyüdüğümüz çevre tarafından sürgüne gönderiliriz, kendimizden olabildiğince uzaklarda...
Ve o sürgün günlerinde bizim ne istediğimizden çok başkaları için ne yapmamız gerektiğine yoğunlaşır, kendimizi mutlu etmek yerine başkalarının mutluluğu için çrıpınır dururuz.
Sonunda ise öyle bir an gelir ki, o güne kadarki başkaları için bütün uğraşlarınızın, kendinizi feda etmelerin karşılığında elinizde sadece kırık bir kalp kalmıştır, ve kötü haber ise, o kalbin maalesef size ait olduğudur.
Duruma iyi yanından bakma yürekliliğini gösterebildiğimizde ise - yüreklilik diyorum çünkü genel olarak biz insanlar melankoliyi severiz, bizi üzen, uğruna rakı sofrası kurduracak olaylar bizim hayatımızın vazgeçilmez bir parçası olur, ve bundan vazgeçmek de öyle sanıldığı kadar kolay değildir -, o güne kadar başkaları için sarfettiğimiz çabanın birazını bile kendi hayatımızı güzelleştirmek için sarfettiğimizde, hayatımızdaki değişimin ne kadar güzel ve kökten sarsıcı olabileceğini görürüz.
Kökten sarsılmalar ise aslında iyidir, temelinizin ne kadar sağlam olduğunu test etmenize imkan tanır.
Ve amaç da zaten, köklerimizi hayatın mümkün olduğunca en derinlerine kadar salabilmektir.
Bunu başardığımızda, ne kadar sert rüzgarlar çıkarsa çıksın, ne fırtınalar koparsa kopsun, biz merkezimizde durmaya devam eder, sadece fırtınanın gücüyle sağa-sola ya da öne-arkaya eğiliriz, ve biliriz ki, fırtına dindiğinde hayat bizim için kaldığı yerden devam edecektir...
25 Ocak 2010 Pazartesi
Nardis' te Harika Bir Jazz Gecesi...
Bu gün Nihocuum' un doğumgünüydü, ve Niho ile David Istanbul' daki son 3 günlerini bende geçirmeye karar verdiklerine çok sevindim.
Önce Niho' ya harika bir akşam yemeği yedirdik, sonra eve gelip David' e "Issız Adam" ı izlettik, sonra da Neslihan' ı dinlemeye Nardis' e gittik.
Ve Neslihan o kadar iyiydi ki, onu dinlemeye doyamadık.
Bu yüzden de eve gelir gelmez, sabahı beklemeden bu satırları yazmak istedim, zira gerçek bir sanatçı olma yolunda ilerleyen bu pırıl pırıl yetenek bence bunu hakediyor.
Her ne kadar sen bu satırları okumasan da Neslihan,
Ağzına ve yüreğine sağlık ! Gerçekten kulaklarımızın pasını aldın...
Önce Niho' ya harika bir akşam yemeği yedirdik, sonra eve gelip David' e "Issız Adam" ı izlettik, sonra da Neslihan' ı dinlemeye Nardis' e gittik.
Ve Neslihan o kadar iyiydi ki, onu dinlemeye doyamadık.
Bu yüzden de eve gelir gelmez, sabahı beklemeden bu satırları yazmak istedim, zira gerçek bir sanatçı olma yolunda ilerleyen bu pırıl pırıl yetenek bence bunu hakediyor.
Her ne kadar sen bu satırları okumasan da Neslihan,
Ağzına ve yüreğine sağlık ! Gerçekten kulaklarımızın pasını aldın...
23 Ocak 2010 Cumartesi
Istanbul' da Karla Uyandik...
Sabah 6,5' tu uyandığımda, her Cumartesi olduğu gibi bu Cumartesi de eski arkadaşlarla halı sahada futbol oynamaktı niyetimiz.
Ama aklı başında adamlar olarak Turkcell Superlig maçları ertelenmese bile, biz maçımızı erteleme kararını alarak önemli bir sağduyu örneği gösterdiğimizi düşünüyorum - tabi Turkcell Superlig' de oynayan adamların trilyonlar kazandığını düşününce, bizim yaptığımızın sağduyu falan değil, "ucunda para da yok nasılsa, tam tersine bir de üzerine biz para vericez, hadi ordan !" düşüncesiyle biraz daha rahatına düşkünlük olduğunu kabul etmek esas sağduyu ve erdemdir diyerek kendimi düzeltiyorum...
Günün ilerleyen saatlerinde öğlen gibi her Cumartesi olduğu gibi yine önce tai chi yapıp, daha sonra da öğle yemeğimizi dışarda yedikten sonra, dışarıda lapa lapa yağan karda bir süre yürüyüş yaparak uzun yıllar sonra adam gibi (!) yağan karın tadını çıkarıyorum.
Ve bu arada Nişantaşı' ndaki hava ve yol durumunu da fotoğraflarla belgeliyorum :
Ama aklı başında adamlar olarak Turkcell Superlig maçları ertelenmese bile, biz maçımızı erteleme kararını alarak önemli bir sağduyu örneği gösterdiğimizi düşünüyorum - tabi Turkcell Superlig' de oynayan adamların trilyonlar kazandığını düşününce, bizim yaptığımızın sağduyu falan değil, "ucunda para da yok nasılsa, tam tersine bir de üzerine biz para vericez, hadi ordan !" düşüncesiyle biraz daha rahatına düşkünlük olduğunu kabul etmek esas sağduyu ve erdemdir diyerek kendimi düzeltiyorum...
Günün ilerleyen saatlerinde öğlen gibi her Cumartesi olduğu gibi yine önce tai chi yapıp, daha sonra da öğle yemeğimizi dışarda yedikten sonra, dışarıda lapa lapa yağan karda bir süre yürüyüş yaparak uzun yıllar sonra adam gibi (!) yağan karın tadını çıkarıyorum.
Ve bu arada Nişantaşı' ndaki hava ve yol durumunu da fotoğraflarla belgeliyorum :
Benim evin önü
Şakayık Sokak' ta ambulans zincir takmaya karar veriyor, Allah yardımcıları olsun...
Teşvikiye Camii karlar altında
Haberlere göre akşam saatlerinde kar yağışı daha da hızlanacakmış, haydi hayırlısı bakalım.
Bir yandan insanın hoşuna gidiyor, şehrin bütün çirkinliklerinin üzeri örtülüyor, beyazın saflığı ve temizliği ile temizleniyor sanki bütün şehir, ve o şehirde yaşayan bizler.
Ama sonrası esas üzücü olan...
21 Ocak 2010 Perşembe
Uzgunum Bu Gece...
Uzgunum, cunku yapmamam gereken bir şey yaptım, hem de yapmayacağıma kendime söz verdiğim, bu konuda kendimle bir süredir mücadele ettiğim bir şey yaptım, ve bu yüzden hem üzgünüm hem de kızgınım.
Sonuçta ben buyum, ve evet, hata yaptım, ve bundan dolayı son derece üzgünüm...
Dün söylediklerim için de üzgünüm !
Onları yazarken kötü bir niyetim yoktu, yanlış bir şey düşünerek yazmadım o satırları.
Tam tersine, son derece samimi, tamamen içimden, kalbimin en derinlerinden gelen duygularla yazmıştım hepsini...
Inanıyorum ki, bir gün gelecek, ve beni duyacaksın !
Kalbinle duyacaksın...
Zaten kalbinle duymayan birine ne kadar yüksek sesle bağırırsam bağırayım,
Beni duymayacağını biliyorum.
Ve Senin beni kalbinle duyacağın, kalbinle göreceğin, ve kalbinde hissedeceğin günü bekliyorum.
O gün gelir mi, onu bilmiyorum, sadece umut ediyorum....
Sonuçta ben buyum, ve evet, hata yaptım, ve bundan dolayı son derece üzgünüm...
Dün söylediklerim için de üzgünüm !
Onları yazarken kötü bir niyetim yoktu, yanlış bir şey düşünerek yazmadım o satırları.
Tam tersine, son derece samimi, tamamen içimden, kalbimin en derinlerinden gelen duygularla yazmıştım hepsini...
Inanıyorum ki, bir gün gelecek, ve beni duyacaksın !
Kalbinle duyacaksın...
Zaten kalbinle duymayan birine ne kadar yüksek sesle bağırırsam bağırayım,
Beni duymayacağını biliyorum.
Ve Senin beni kalbinle duyacağın, kalbinle göreceğin, ve kalbinde hissedeceğin günü bekliyorum.
O gün gelir mi, onu bilmiyorum, sadece umut ediyorum....
20 Ocak 2010 Çarşamba
Hayata Bir De Bu Pencereden Baksak Diyorum...
Bir yapabilsek, söylenen kelimelerin arkasına bir bakabilsek !
Sadece yazılanların değil, aynı şekilde söylenenlerin de arkasında pek çok farklı anlamların, çok çeşitli duyguların olduğuna inanıyorum ben. Ve bu yazılanların ya da söylenenlerin arkasına bakabilmek, işte o oldukça bilgelik ve de sevgi dolu bir kalp gerektiren bir oluş hali, yapış değil.
Bilgelik, yaşanmışlıklardan ve bu yaşanmışlıklardan çıkarılan tecrübelere, derslere; içimizdeki sevgi ise tamamen hayatın hangi tarafında, olumlu ya da olumsuz, olduğumuzdan geliyor sanki. Ve bence herkesin hayatın hangi tarafında olduğu genel olarak bellidir. Bu yüzden bazı insanlar ilk gördüğünüz anda sizi kendilerinden öyle bir uzaklaştırırlar ki, yanlarına isteseniz de yaklaşamazsınız. En azından ben böyle insanlar tanıyorum, etrafımda varlar. Önemli olan ise, o insanların ne kadar kötü, ne kadar olumsuz, ne kadar huysuz, ya da taş kalpli oldukları değil. Çünkü o onların hayatları, ve kendi seçimlerini yaşıyorlar, ben de kendi hayatımı ve seçimlerimi. Önemli olan bence, bir seçim yapmak, ve o seçimi yaşamak, ve o seçimin sonuçları ne olursa olsun, onları kabul etmek, hata yaptıysanız o hatalarınızdan ders almak ama daima ileri gitmek. Bilgelik de zaten, yapılan bu seçimler ve bu seçimlerin sonunda yapılan hataları görerek sonuçlarına katlanmak, ama gerekli dersleri de alarak bir sonraki seçimde bu tecrübelerden yararlanarak ileriye gitmekten başka bir şey değil.
Hayata olumlu yaklaşan ve yaşamaktan keyif alan insanları, daha onları ilk gördüğünüzde anlarsınız. Bu onların çok şanslı, zengin, başarılı, sevgi dolu bir aile içerisinde yaşıyor olmalarından gelmez genellikle. Bu onların içinde yaşayan, onlara her sabah uyanma gücü ya da yaşadıkları arka arkaya pek çok başarısızlığa rağmen denemeye devam etme cesaretini veren, o güne kadar aşık oldukları ya da herşeyden çok sevdikleri ve uğruna herşeyi göze aldıkları, kalplerini tamamıyla açtıkları o sevgili, eş ya da hayat arkadaşından ayrıldıktan sonra bile onu sevmeye devam edebilme, ve ona kalbinin derinliklerinden tüm samimiyeti ve sıcaklığıyla teşekkür edecek kadar eşsiz bir kalbi barındıracak kadar büyük bir sevginin gücüdür. Ve o sevgi, onların başına ne gelirse gelsin, hayata karşı hep olumlu bakabilme ve her sabah uyandıklarında hayatın karşılarına çıkaracağı deneyimlerle ilerleme fırsatını yaratan güçtür.
Bir insan hayatında kaç kere hata yapar ? Ya da insan hayatında kaç kere başarısız olur ? Peki ya reddedilme, ya da küçük düşme, onları kaç kere yaşar insan hayatında ? Belki bununla ilgili olarak kesin bir rakam vermek zor. Kesin olan tek bir şey var ki, o da bunları ne kadar az yaşamışsa insan, hayatını da o kadar az yaşamıştır. Kısacık bir hayat, yanlışsız, başarısızlık nedir bilmeden, hiç reddedilmeden ya da küçük düşmüş hissetmeden geçen bir hayat...
Ben artık kelimelere takılmamayı seçiyorum. Okuduğum ya da duyduğum kelimelerin arkasındaki gizli anlamları, ve belki de sadece benim hissedebileceğim duygulara ulaşmaya çalışıyorum.
Henüz bilgelik seviyesine eriştiğimi iddia edecek kadar kendini bilmez değilim. Ama sevgi dolu büyük bir kalbe sahip olduğumu hissediyorum, çünkü son günlerde sabahları müthiş bir heyecan ve merak içerisinde uyanıyor, ve günün getireceklerini görmek için dinmeyen bir istek duyuyorum.
Ve bu pencereden hayata baktığımda, hayat daha bir güzel görünüyor gözüme...
Sadece yazılanların değil, aynı şekilde söylenenlerin de arkasında pek çok farklı anlamların, çok çeşitli duyguların olduğuna inanıyorum ben. Ve bu yazılanların ya da söylenenlerin arkasına bakabilmek, işte o oldukça bilgelik ve de sevgi dolu bir kalp gerektiren bir oluş hali, yapış değil.
Bilgelik, yaşanmışlıklardan ve bu yaşanmışlıklardan çıkarılan tecrübelere, derslere; içimizdeki sevgi ise tamamen hayatın hangi tarafında, olumlu ya da olumsuz, olduğumuzdan geliyor sanki. Ve bence herkesin hayatın hangi tarafında olduğu genel olarak bellidir. Bu yüzden bazı insanlar ilk gördüğünüz anda sizi kendilerinden öyle bir uzaklaştırırlar ki, yanlarına isteseniz de yaklaşamazsınız. En azından ben böyle insanlar tanıyorum, etrafımda varlar. Önemli olan ise, o insanların ne kadar kötü, ne kadar olumsuz, ne kadar huysuz, ya da taş kalpli oldukları değil. Çünkü o onların hayatları, ve kendi seçimlerini yaşıyorlar, ben de kendi hayatımı ve seçimlerimi. Önemli olan bence, bir seçim yapmak, ve o seçimi yaşamak, ve o seçimin sonuçları ne olursa olsun, onları kabul etmek, hata yaptıysanız o hatalarınızdan ders almak ama daima ileri gitmek. Bilgelik de zaten, yapılan bu seçimler ve bu seçimlerin sonunda yapılan hataları görerek sonuçlarına katlanmak, ama gerekli dersleri de alarak bir sonraki seçimde bu tecrübelerden yararlanarak ileriye gitmekten başka bir şey değil.
Hayata olumlu yaklaşan ve yaşamaktan keyif alan insanları, daha onları ilk gördüğünüzde anlarsınız. Bu onların çok şanslı, zengin, başarılı, sevgi dolu bir aile içerisinde yaşıyor olmalarından gelmez genellikle. Bu onların içinde yaşayan, onlara her sabah uyanma gücü ya da yaşadıkları arka arkaya pek çok başarısızlığa rağmen denemeye devam etme cesaretini veren, o güne kadar aşık oldukları ya da herşeyden çok sevdikleri ve uğruna herşeyi göze aldıkları, kalplerini tamamıyla açtıkları o sevgili, eş ya da hayat arkadaşından ayrıldıktan sonra bile onu sevmeye devam edebilme, ve ona kalbinin derinliklerinden tüm samimiyeti ve sıcaklığıyla teşekkür edecek kadar eşsiz bir kalbi barındıracak kadar büyük bir sevginin gücüdür. Ve o sevgi, onların başına ne gelirse gelsin, hayata karşı hep olumlu bakabilme ve her sabah uyandıklarında hayatın karşılarına çıkaracağı deneyimlerle ilerleme fırsatını yaratan güçtür.
Bir insan hayatında kaç kere hata yapar ? Ya da insan hayatında kaç kere başarısız olur ? Peki ya reddedilme, ya da küçük düşme, onları kaç kere yaşar insan hayatında ? Belki bununla ilgili olarak kesin bir rakam vermek zor. Kesin olan tek bir şey var ki, o da bunları ne kadar az yaşamışsa insan, hayatını da o kadar az yaşamıştır. Kısacık bir hayat, yanlışsız, başarısızlık nedir bilmeden, hiç reddedilmeden ya da küçük düşmüş hissetmeden geçen bir hayat...
Ben artık kelimelere takılmamayı seçiyorum. Okuduğum ya da duyduğum kelimelerin arkasındaki gizli anlamları, ve belki de sadece benim hissedebileceğim duygulara ulaşmaya çalışıyorum.
Henüz bilgelik seviyesine eriştiğimi iddia edecek kadar kendini bilmez değilim. Ama sevgi dolu büyük bir kalbe sahip olduğumu hissediyorum, çünkü son günlerde sabahları müthiş bir heyecan ve merak içerisinde uyanıyor, ve günün getireceklerini görmek için dinmeyen bir istek duyuyorum.
Ve bu pencereden hayata baktığımda, hayat daha bir güzel görünüyor gözüme...
19 Ocak 2010 Salı
Teşekkürler, Ben Almayayım...
Hepimizin hikayeleri var !
Aslında hepimiz hikaye anlatıyoruz.
Önce onları yaşıyor, sonra da anlatıyoruz.
Ve bu konuda son derece de başarılıyız aslında.
Tek hatamız var belki de, kimin dinlediğine o kadar takılı kalıyoruz ki, bir yerden sonra anlatmak istediğimizi unutuyor ve esas anlatmak istediğimizin çok uzağında hikayeler anlatıyoruz çoğu zaman.
Oysa sadece hikayemizi anlatsak, kimin dinlediğine, kimin kulak kabartıp anlattıklarımızdan dersler çıkardığına ya da bize söyleyecek sözleri olduğuna bu kadar takılmadan, sadece hikayemizi anlatsak, belki de beklediğimizden çok daha fazlasına sahip olacağız sonunda.
Belki de tahmin ettiğimizden çok daha fazla insan dinliyor bizi o anda, sadece biz farkında değiliz.
Ya da anlattıklarımızdan yola çıkarak bize söyleyecek sözü olan bazı insanlar var etrafımızda, ama biz ilgi ve odağımızı başkalarına, beklentimizin olduğu bazı kişilere öylesine körü körüne sabitliyor ve o noktadan milim bile oynamıyoruz ki, söyleyeceği olan insanlar da bir süre sonra söyleyeceklerini söylemekten vazgeçiyorlar.
Belki bu yüzden bugüne kadar sizin değil de, başkasının gökyüzünde doğdu o güneş !
Belki de sırf bu yüzden ay size değil de, başkasına tutuldu.
Ya da insanoğlu sizin değil bir başkasının adına şiirler yazdı, şarkılar besteledi.
Belki de bunların hiçbiri, belki de, belki de sadece şans...
Siz hangisine inanmak istiyorsanız, o.
Yeter ki bana hikaye anlatmayın...
Aslında hepimiz hikaye anlatıyoruz.
Önce onları yaşıyor, sonra da anlatıyoruz.
Ve bu konuda son derece de başarılıyız aslında.
Tek hatamız var belki de, kimin dinlediğine o kadar takılı kalıyoruz ki, bir yerden sonra anlatmak istediğimizi unutuyor ve esas anlatmak istediğimizin çok uzağında hikayeler anlatıyoruz çoğu zaman.
Oysa sadece hikayemizi anlatsak, kimin dinlediğine, kimin kulak kabartıp anlattıklarımızdan dersler çıkardığına ya da bize söyleyecek sözleri olduğuna bu kadar takılmadan, sadece hikayemizi anlatsak, belki de beklediğimizden çok daha fazlasına sahip olacağız sonunda.
Belki de tahmin ettiğimizden çok daha fazla insan dinliyor bizi o anda, sadece biz farkında değiliz.
Ya da anlattıklarımızdan yola çıkarak bize söyleyecek sözü olan bazı insanlar var etrafımızda, ama biz ilgi ve odağımızı başkalarına, beklentimizin olduğu bazı kişilere öylesine körü körüne sabitliyor ve o noktadan milim bile oynamıyoruz ki, söyleyeceği olan insanlar da bir süre sonra söyleyeceklerini söylemekten vazgeçiyorlar.
Belki bu yüzden bugüne kadar sizin değil de, başkasının gökyüzünde doğdu o güneş !
Belki de sırf bu yüzden ay size değil de, başkasına tutuldu.
Ya da insanoğlu sizin değil bir başkasının adına şiirler yazdı, şarkılar besteledi.
Belki de bunların hiçbiri, belki de, belki de sadece şans...
Siz hangisine inanmak istiyorsanız, o.
Yeter ki bana hikaye anlatmayın...
Kaydol:
Yorumlar (Atom)